Kitabı Kuvvetle Tut
12 Mayıs 2022 Perşembe
17 Mart 2018 Cumartesi
ALLAH'IN NASIRALISI
Bazı şeyleri adım adım
öğrenmenin heyecanı içindeyim. Önce Kur’an’ın
matematiksel bir sistemle korunduğunu öğrendim ardından bu
matematiksel
mucizenin sonuçlarını…
Bildiğiniz gibi
Müddessir( Gizlenen) suresinde yer alan; “Üzerinde on dokuz
vardır” ayetinin hikmeti 1974
yılında Reşat Halife’nin, Kur’an’ı bilgisayara yüklemesi
sonucu, Allah’ın yardımı, desteği ve ilhamıyla ortaya çıktı.
Konuyla alakalı olarak
www.19.org sitesini inceleyebilir ya da “Üzerinde On Dokuz Var” (Edip
Yüksel, Ozan
Yay.) kitabını edinebilir, youtube’da bu konuda özveriyle
yapılmış nice videolar
bulabilirsiniz.
Burada 19 kodunu uzun
uzun anlatmayacak sadece birkaç detay vereceğim:
*Kur’an’da 114 sure
vardır. (6x19)
*114 besmele vardır.
(6x19)
*Besmele 19 harftir.
*İlk vahiy (96.surede)
19 ayettir.
*Son vahiy(110.sure)
19 kelimedir.
*Son vahyedilen
surenin ilk ayeti 19 harftir.
Kur’an’ın matematiksel
kodunun gerekçesi, amacı nedir ve sonuçları ne
olacaktır, kısaca onlar üzerinde duralım:
GEREKÇESİ: Kur’an’ın ‘kul
sözü’ olduğu iddia edilmiştir.
19-Kahrolası nasıl da
ölçtü, biçti.
20 - Yine kahrolası,
nasıl ölçtü biçti.
21 - Sonra baktı.
22 - Sonra kaşını
çattı, surat astı.
23 - Sonra arkasını
döndü ve büyüklük tasladı.
24 - "Bu, dedi,
başka değil öğretilegelen bir sihirdir."
25 - "Bu, sadece
bir insan sözüdür." (Müddessir Suresi)
AMACI: Kur’an’ın ‘Allah
kelamı’ olduğunu ortaya koymaktır.
26 - Ben onu Sekar'a
yönlendireceğim.
27 - Bilir misin sen,
nedir o Sekar?
28 - Ne artırır, ne
bırakır.
29 – İNSAN İÇİN APAÇIK
LEVHALARDIR.
30 – ÜZERİNDE ONDOKUZ
VARDIR.
35 - Kuşkusuz o Sekar,
büyük fitnelerden biridir.
36 - Uyarmak için
insanları...
37 - İçinizden ileri
gitmek veya geri kalmak isteyen kimseleri…(Müddessir Suresi)
1. Ehl-i Kitap kesin
bilgi edinecektir.
2. İman edenlerin
imanı artacaktır.
3. Ehl-i Kitabın ve
iman edenlerin kuşkuları gidecektir.
4. Kalbinde hastalık
olanlar ve kâfirler konuyu kavrayamayacaklar,
nedenini
anlayamayacaklardır.
31 - “Biz o Nur’un*
muhafızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını
da ancak kâfirler için
bir imtihan kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgi
edinsinler, iman
edenlerin de imanı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve
müminler şüpheye
düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:
"Allah bu misalle
ne demek istedi?" desinler. İşte böyle, Allah dilediğini şaşırtır,
dilediğini de yola
getirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu, insanlar
için uyarıdan başka
bir şey değildir.” (Müddessir Suresi)
(*74:31 ayetinde geçen “Ashabü’n-Nur” ifadesi için bkn: https://www.youtube.com/watch?v=02ZwvIZnSgQ)
Kur’an’ın böylesi
mükemmel bir sistemle korunduğuna şahit olunca, ister
istemez,19. Surenin 19. Ayetinde ne yazıyor acaba, diye
düşünmeden edemiyor
insan. Vakt-i zamanında elime bir Kur’an alıp, 19. Surenin
yerini aradığımda, Meryem
suresi olduğunu görmek ilk şaşkınlığım olmuştu. İki bin sene
öncesine mi gidiyoruz,
dedim içimden. Geçmişten ama çok geçmişten bir mesaj mı vardı?
O günlerde hikmetini
kavrayamadığım 19:19 ayetinin, çok şükür, bugünlerde
hikmetini anladığımı düşünüyorum ve bu yazımda da sizinle
paylaşmak istiyorum.
Reşat Halife’nin açtığı, Edip Yüksel’in genişlettiği yolda Taner
Demirci Lopez’le yeni
bir dönemece girildiğini seziyorum. Kronometre işliyor…
Böyle düşünmeme sebep olan 19:19 ayetini bir
okuyalım:
“Ben sana tertemiz bir
genç hibe etmek/bağışlamak için senin Rabbinin
bir elçisiyim, dedi.”
Burada sözü edilen kişinin
İsa Mesih olduğunu ve bu haberin onun annesine
verildiğini ayetin bir öncesine giderek anlayabiliyoruz. Buraya
almayacağım.
Sonrasında da Meryem validemizin şaşkınlığı, durumu anlamaya
çalışması ve onun
kalbini teskin eden Elçi’nin cevabı geliyor.
Beni düşündüren şu:
Bunca peygamberler varken, bilhassa Kur’an’ın kendisine indirildiği Muhammed peygamber varken neden İsa ve annesi? Kur’an’ın o
muhteşem
matematiksel kodunun anahtarı niçin bu ayete bırakılmış? Bu
kadar uzağa gitmenin
hikmeti nedir?
Bildiğiniz gibi
Kur’an-ı Kerim, İsa’dan ‘Allahtan bir Kelime’ olarak bahseder. İsa
isminin İbranice karşılığının Yeşua olduğunu hatırlatalım.
İbranicede Yeşua;
‘Yahova/Ya hüve/Allah’ın yardımı-kurtarması’ anlamına gelmekte.
Eğer biz bu
kelimeyi Arapçaya tercüme etseydik; ‘Nasrullah’ diyecektik.
Şöyle ki:
İsa-->Yeşua(İbranice)
Yahova’nın yardımı/kurtarması
Yeşua-->Nasrullah
(Arapça) Allah’ın yardımı
Yukarıda Kur’an-ı
Kerim’in son inen suresi Nasr suresinden söz etmiştik. İlk
ayeti; “Nasrullah ve fetih geldiğinde…” idi.
Bu sure kaç KELİME idi? İlk ayeti kaç
harf idi, hatırlayalım:
Nasr suresi-->19
KELİME
İlk ayeti--> 19
harf
Bu, tamamı 19 kelime
olan ve kendisinden başka 19 kelimelik bir surenin
olmadığı Nasr suresinin 19 harften meydana gelen ilk ayetine
tekrar bakalım:
“Allah’ın yardımı ve
fethi geldiğinde…”
Allah’ın
yardımı-->Nasrullah
Nasrullah-->Yeşua
Yeşua-->İSA
Gelecek olan kimmiş,
sanırım anlaşılıyor…
Kur’an-ı Kerim’de Nasr
kökünden türetilmiş toplam 158 kelime geçiyor. Bu
kökten türetilme نَصْرَانِيّ (Nasranî) kelimesi ise 15 kez
geçiyor. Kur’an, Hristiyanlara
‘Nasraniler’, diyor. Bu, İsa Mesih’in Nasıralı olmasından
mütevellit bir adlandırma...
İsa (Yeşua); hem
isminin anlamı ‘Allah’ın yardımı’ olması hem de Nasıralı
olması sebebiyle Nasrullah’tır.
Aynı zamanda İsa ve
Havariler arasında geçen ahitleşmede, İsa, Havarileri;
“Allah’a doğru bana kim yardımcı olur?” diye çağırmış,
Havariler de “Allah’ın
yardımcıları biziz” diye karşılık vermişlerdir.
(bkn. Ali İmran 3:52, Saff 61:14)
Bu kelimelerin
Arapçasına bakacak olursak:
Ensari-->Benim
yardımcım
Ensarullah-->Allah’ın
yardımcıları, olduğunu görürüz.
Allah’a yardım etmenin
O’nun elçisine yardım etmek anlamına geldiği de
böylelikle tefsir edilmiş olur. İsa, “Allah’a doğru kim bana
yardımcı olur?” diye
sorduğunda Elçi’ye yardım etmenin ve Elçi aracılığıyla getirilen
buyrukları hayata
geçirme gayreti içinde olmanın Allah’ın yardımcısı olmak demek
olduğunu da
söylemiş oluyordu. Zaten bunu Havariler açıkça anlamış olmalılar
ki, “Biz Allah’a
doğru senin yardımcılarınız” demek yerine
direkt olarak; “Biz Allah’ın yardımcılarıyız”
demişlerdir. Kuşkusuz Allah’ın bir elçi göndermesi apaçık olarak
Allah’ın bir
yardımıdır.
Havariler Allah’a
giden yolun yardımcıları ise, Allah’a giden yolun öncüsü, tekil
olarak kimdir?
Yani Havariler;
Ensarullah-->Allah’ın
yardımcıları (çoğul)
ise;
Nasrullah-->Allah’ın
yardımı (tekil)
İSA olmaktadır.
Şu durumda İsa; zaten
hem isminin anlamı, hem Nasıralı oluşu hem de görevi
itibariyle de Nasrullah’tır.
Sözü daha fazla
uzatmaya gerek yok.
“Allah’tan bir KELİME” olan
İsa’nın, 19:19 ayetine mührü vurulmuş, Nasr
suresinde de apaçık olarak geleceği duyurulmuştur:
“Nasrullah/Yeşua/İsa
geldiğinde ve fetih gerçekleştiğinde, insanların akın
akın Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde,
hamd ile Rabbini tesbih et, O’ndan
bağışlanma dile. Muhakkak ki o
pişmanlıkları çokça kabul edendir.”
Sadakallah’ül-Azim.
Allah doğru
söyledi.
_____________________________________________________________
Mihriban İnan Karatepe, "Allah'ın Yardımcıları Olun", Cinius Yayınları, 2017, s.72
14 Ocak 2018 Pazar
O'NUN ÖLÜMÜ
O’nun ölümünden söz etmek bile acı verici…
O kim mi?
Elbette İsa Mesih…
İki bin sene önce gelmiş ve gitmiş
birinin ardından ağlamak yeni mi aklınıza geldi, diyenler olacaktır. İki bin
sene önce yapılan haksızlığa değil bugün, her gün ağlarız fakat burada, baştan
beri İsa Mesih’in ikinci gönderilişinden söz edip durduğumuz için bu yazımızda
da İsa Mesih’in ikinci gelişinden sonra vakti gelince her ölümlü gibi Rabbine
dönüşünden söz edeceğiz. Bu dönüşün, bu ölümün bizleri ilgilendiren çok önemli
tarafları var. Şimdi onlara bakalım.
İsa’nın ölümü söz konusu olduğunda Sünnî
ve Şiî hatta kendini muvahhit olarak adlandıran Kur’an mealcileri, dördüncü
surenin yüz elli dokuzuncu ayetinin çevirisinde fikir birliği etmişçesine aynı
yanılgıya düşmüşlerdir.
4:159 ayetinin geleneksel çevirilerine bir bakalım:
“Kitap Ehli’nden hiç kimse yoktur ki
ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların
aleyhine şahit olacaktır.” (Diyanet İşleri)
“Andolsun, kendilerine kitap
verilenlerden ölümünden önce ona iman etmeyecek hiç bir kimse yoktur. Kıyamet
gününde de aleyhlerine şahit olacaktır.” (Elmalılı
Hamdi Yazır)
“Nitekim geçmiş vahyin izleyicilerinden
hiç kimse yoktur ki, ölümü anında, İsa ile ilgili hakikati kavramamış olsun; ve
Kıyamet Günü İsa, (bizzat) onların aleyhine hakikate şahitlik yapacaktır.” (Muhammed Esed)
“Nitekim (İsa'yı biz öldürdük diyen)
kitap ehli Yahudilerden hiç kimse yoktur ki, onun ölümü arifesinde bu gerçeği
tasdik etmiş olmasın. Zira Kıyamet Günü de o onlar aleyhine şahitlik
yapacaktır.” (Mustafa İslamoğlu)
“Ve Ehl-i Kitap’tan hiçbir fert yoktur
ki illâ ölümünden evvel elbette O'na iman edecektir! Ve kıyamet gününde onların
aleyhine bir şahit olacaktır.” (Ömer
Nasuhi Bilmen)
“Kitap Ehli'nden hiç kimse yoktur ki,
ölümünün eşiğinde İsa'ya iman etmemiş olsun. Fakat kıyamet günü İsa, onların
aleyhinde şahitlik edecektir.”
(Seyyid Kutub)
“Kendilerine kitap verilenlerden her
biri ölümünden önce ona inanmak zorunda idi. Diriliş Günü ise o onlara karşı
tanık olacaktır.” (Edip Yüksel)
Ayet, bu haliyle Ehl-i Kitap’tan
herkesin ‘kendi ölümlerinden önce’ İsa’ya iman edeceğini söylüyor. Nasıl olacaksa?!
Yani İsa Mesih, 2000 sene önce geldiğinde demek bütün Yahudiler kendisine iman
ettiler, çünkü Kitap Ehli onlardı o zaman… İsa öldükten sonra da bugüne kadar
gelmiş bütün Yahudiler ve Hristiyanlar da demek O’na iman ederek öldüler? İsa
Allah’ın oğludur, diye diye ölenlerin imanı, imandan sayılıyorsa tabii… Bunun
mümkün olmadığını, Allah’ın şirki asla affetmediğini biliyoruz. Ölen her Kitap
Ehli, İsa’ya iman etmiş olarak ölmüş olamaz. Öyle olsa idi Kur’an, İsa
hakkındaki gerçeği anlatıp durmazdı. O halde bu ayet bize ne anlatıyor? Ölen
kim, kimin ölümü bu?
Ayetin doğru çevirisine bakalım şimdi…
“Andolsun, Kitap Ehli’nden O’NUN
ÖLÜMÜNDEN ÖNCE, O’na inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, O da onların
üzerine şahit olacaktır.” (Taner
Demirci Lopez çevirisiyle)
Ayetin Arapça aslını kelime kelime
kontrol edelim:
وَإِن مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ
لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ
شَهِيدًا ﴿١٥٩﴾
Ve in min ehlil kitâbi illâ le
yu’minenne bihî kable mevtihî, ve yevmel kıyâmeti yekûnu aleyhim
şehîdâ(şehîden).
1. Ve
: ve
2. in
.... (illâ) : ancak
3. min
: ...'den
4. ehli
el kitâbi : kitap ehli
5. (in)
...illâ : ancak
6. le
yu'minenne : mutlaka îmân edecekler
7. bi-hî
: ona
8. kable
: önce
9. mevti-hî
: onun ölümü
10. ve
yevme el kıyâmeti : ve kıyâmet günü
11. yekûnu
: olur, olacak
12. aleyhim
: onlara, onların üzerine
13. şehîden
: şahit
Görüldüğü gibi ‘O’ zamirine odaklanmamız
gerekiyor. İhtilaf orada...
Ayette geçen ‘mevti-hi’ ifadesi
‘O’nun ölümü’ anlamına gelmektedir. Hemen öncesinde de ‘le yü’minenne bi-hi’
ifadesi yer alır ki; ‘O’na iman etmedikçe’ anlamına gelir. Arapça bilmeyenler bile
her iki ifadede ortak olan ‘hi’ hecesini görebilirler. Arapça’da bitişik
zamirlerden olan bu ifade; üçüncü tekil şahıs ‘O’ zamiridir.
‘O’nun ölümü’ ve ‘O’na iman etmedikçe’
ifadelerinde bahsi geçen kişi kimdir? Anlamak için birkaç ayet öncesine
gitmemiz ayetin bağlamını ihmal etmemek adına da önemlidir.
153. “Kitap Ehli, senden kendilerine
gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ'dan, bundan daha büyüğünü
istemişler ve ‘Allah'ı bize açıkça göster’ demişlerdi. Böylece zulümleri
sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin
ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ'ya
apaçık bir güç ve yetki verdik.”
154. “Verdikleri sağlam söz(ü yerine
getirmemeleri) sebebiyle Tûr"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, ‘Tevazu ile
kapıdan girin’ dedik. Yine onlara, ‘Cumartesi (yasakları) konusunda haddi
aşmayın’ dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.”
155. “Verdikleri sağlam sözü
bozmalarından, Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız
yere öldürmelerinden ve ‘kalplerimiz muhafazalıdır’ demelerinden dolayı
(başlarına türlü belalar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam
aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar
inanmazlar.”
156, 157. “Bir de inkârlarından ve
Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve ‘Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu
İsa Mesih'i öldürdük’ demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu
öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında
anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir
bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.”
158. “Fakat Allah O’nu kendisine
yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Buraya kadar Yahudilerin, Allah’a
vermiş oldukları ahdi nasıl bozduklarını öğrenmiş olduğumuz gibi Allah’ın
ayetlerini inkâr etmeleri, kalplerimiz kapalıdır demeleri, Meryem’e korkunç bir
iftira atmaları ve İsa Mesih’i öldürdük, demelerinden ötürü Allah’ın onların
kalplerini mühürlediğini de öğrenmiş oluruz. Ardından İsa Mesih’in Allah
tarafından yükseltildiğini okuruz. Yahudilerin İsa Mesih’i biz öldürdük,
demeleri de yalanlanmış olur. Çünkü Kur’an, tarihle çelişmez. İsa Mesih’i
Yahudiler değil, bilindiği üzere Romalılar öldürmüştür. Yahudilerin bu ayette
de belirtildiği gibi sözleri bir iddiadan ibarettir ve bu iddia ve birbirine
bağlı diğer tutumları, onların kalplerinin mühürlenmesine sebep olmuştur.
Son ayete tekrar bakalım:
“Fakat Allah O’nu kendisine
yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (4:158)
Burada yükseltilen kimdir, diye soracak
olsak, sanırım sormayız bile, apaçık bir şekilde bu kişinin İsa Mesih olduğu
bellidir.
İşte, en başta mercek altına aldığımız
ayet, tam da bu ayetten sonra geliyor:
“Andolsun, Kitap Ehli’nden O’NUN
ÖLÜMÜNDEN ÖNCE, O’na inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, O da onların
üzerine şahit olacaktır.” (Taner
Demirci Lopez çevirisiyle)
‘O’nun ölümünden önce’, ifadesinde yer
alan ‘O’ zamiri İsa Mesih’i gösterir. İsa Mesih’in ikinci gelişine inanmayan
çevirmenlerimiz bu ayette açıkça ortaya konmuş bilgiyi görememişlerdir.
Dilbilgisi açısından eğer onların çevirdiği gibi olsaydı, yani kastedilen ‘ehli
kitaptan her birinin ölümü’ olsaydı burada geçen ifadenin tekil değil çoğul
olması gerekirdi. Yani ‘Onların ölümleri’ anlamına gelecek şekilde ‘Mevti-him’
olması gerekirdi. Oysa ayette ‘Mevti-hi’ şeklinde geçmekte ve bu ‘O’nun ölümü’
anlamına gelmektedir.
Aynı şekilde ayet içinde tekil ve çoğul
zamirlerin başka örnekleri de bulunmaktadır:
* İsa’ya iman söz konusu olduğunda;
‘ona’ anlamına gelen ‘bi-hi’ ifadesi kullanılmış,
* İsa’nın şahitliğinden söz edilirken
de; ‘onlar üzerine’ anlamına gelen ‘aley-him’ ifadesi yer almıştır.
Tekil ‘Hi/O’ zamiri ile çoğul
‘Him/Onlar’ zamirini birbirinden ayırdedebilen çevirmenlerimiz nedense
‘Mevti-hi’ kelimesine gelince önyargılarına kurban olmuşlardır.
Bu ayette ikinci bir detay da ‘Ehl-i
Kitap’ ifadesidir. Bilindiği üzere, Meryem Oğlu İsa, 2000 sene önce ilk
gelişinde çevresindeki insanlara bu şekilde seslenmemiştir. Allah-u Teâlâ, İsa
Mesih’i Ben-i İsrail’e (İsrailoğullarına) elçi olarak seçtiğini söylemiştir.
‘Ehl-i Kitap’ ifadesi ise bizi direkt
olarak Muhammed peygamberle başlayan ve kıyamete kadar sürecek olan bir zaman
dilimine bağlar. Kur’an’ın nazil olmasıyla ‘Ehl-i Kitap’ tabiri kullanılmaya
başlanmıştır. Yahudiler, Hristiyanlar ve bilumum kitaplılar; Kur’an’dan başka
kitaplara, ek kitaplara başvuran kitaplılar da bu gruba girmektedir.
Ne geçmişte ne de günümüzde bütün Ehl-i
Kitap’ın İsa’ya iman ettiği görüldü... Burada Rabbimiz gelecekten haber
vermekte ve tüm Kitap Ehli’nin kıyametten önce İsa Mesih’e iman edeceğini haber
vermektedir.
Bir insana, bir peygambere inanmanın
kıyametle eş zamanlı olması size de manidar gelmedi mi? İman esasları içinde
öncelikle Allah’a iman olması gerekmez miydi? Allah’ın kitapları, yasası
dururken, hatta Muhammed Nebi dururken, niçin İsa deniyor, hiç düşündünüz mü?
Burada bir şahsın ön plâna çıkarılması, Allah’ın dinini her zaman elçileri
aracılığıyla tamamladığının da bir başka göstergesi.
İman edecek olanların Kitap Ehli
olduğunu da hatırlayalım. Yani bunlar, Allah’a ve kitaplarına inanan insanlar,
fakat inandıkları kitaplarda, inanma biçimlerinde ciddi sorunlar olmalı… İsa
Mesih’in Allah’a şirksiz iman noktasında, Allah’ın zikrini/kitabını onlara
tanıtma ve Allah’ın dinine çağırma noktasında söyleyeceği çok değerli bilgiler
olmalı… O yüzden O’na iman, bir dönemeç olacak bazıları için. Çetin fakat
ödüllü bir dönemeç, bir aydınlanma… İsa Mesih’in körlerin gözünü açmasına şahit
olacağız hep birlikte.
“Kıyamet günü O da onlar üzerine şahit
olacaktır.” (4:159)
Evet kıyamet… İki bin sene önce değil,
kıyamet, dikkat ettiniz mi?
Eğer İsa Mesih’in ikinci gelişine
inanmıyorsanız buraya ne diyebilirsiniz? Kıyamet günü hayatta olmayan biri
şahitlik edebilir mi? Üstelik Ehl-i Kitap’a şahitlik edecek. Biz de Kitap Ehli’yiz,
unutulmaya...
En iyisi mi siz,
“Döndürülenler” başlıklı yazımda yer alan reenkarnasyon/ yeniden geliş yasasının
Kur’anî delillerine göz atınız…
("Allah'ın Yardımcıları Olun", Cinius Yayınları, 2017, s.64)
25 Aralık 2017 Pazartesi
İBRAHİM'İN KUŞLARI
Kur’an
kıssalarının bizlere “Hak ile” anlatıldığı ve her birinin “akıl sahipleri için
bir öğüt” olduğu sık sık tekrar edilse de kimimiz bu kıssaları fantastik
maceralar olarak görmeye devam ediyoruz.
“Andolsun, bu Kur'an'da insanlar için biz her
örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsan, her şeyden çok tartışmacıdır. “
(Kehf:54)
“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
(En’am:38) gibi ilahi kelamlar ışığında Kur’an
kıssalarının göndermelerini yine Kur’an’dan ve yine Kur’an’ı tertil üzere
okuyarak anlamaya çalıştığımızda çok değerli sonuçlara ulaşabiliriz.
Bugünlerde
anlamaya çalıştığımız kıssalardan biri de; İbrahim peygamber ve kuşları...
114
Forum’dan “Hasbuna Kitabullah” takma adını kullanan bir arkadaşım, konuyla
ilgili olarak: “Kur'an okuması
yaparken 2:260 ayeti dikkatimi çekti. O ayette ibrahim'den yapması istenen şey;
kuşları parçalaması değil de vücutlarının bir parçası konumunda olan
yumurtalarını dağlara bırakması, böylece o kuşların yumurtadan çıkan yavrular
olarak be'as edildikleri ve İbrahim'i tanıyarak onun eğitimini hatırladıkları
anlatılmak isteniyor olabilir mi?” şeklinde düşüncelerini benimle
paylaştı.
Daha
önce “Suretlere Üflendiğinde” başlıklı yazımda bu konuya şöyle değinmiş idim:
“Hani İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabbim,
göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye
sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için..." Allah
dedi ki: "Kuşlardan dördünü al, onları kendine ısındır, alıştır. Sonra her
dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana
geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (2:260)
Bu
ayette geçen “fe-sur-hinne ileyke” ifadesi “onları kendine ısındır, alıştır”
şeklinde tercüme edilmektedir. Bu emrin öncelikli anlamı; “onları kendine alıştır,
sana itaat etmelerini öğret” demektir. Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı
çevirisinde, ilgili ayetin dipnotunda dediği gibi; “Eğer insan kuşları
çağrısına uyacak şekilde eğitebilirse ki kesinlikle o güce sahiptir öyleyse her
şeyin iradesine teslim olduğu Allah da sadece ol diyerek her şeye hayat
verebilir.”
Bir
diğer anlamı; Elmalılı Hamdi Yazır’ın Elmalı Tefsiri’nde belirttiği üzere;
“Onları kendine bağla, onları bil, tanı, onların özelliklerini iyice kavra,
hayat sırlarını kendilerine özel gerçeklikleriyle öğren, kendi ilmine kat”,
demektir.
Klasik
anlamda İbrahim peygamberin kasaplık yaparak kuşları parça parça ettiğini ve
sonra her bir parçayı bir dağa bıraktığını düşünmek yerine, onun kuşları kendi
nefsinde parça parça tahlil ettiğini, sınıflandırdığını, analiz ettiğini ve
sebep-sonuç arasındaki kopmaz bağı fark ederek onları çağırdığında Allah’ın
izniyle hepsinin koşarak geldiğini görmesi daha mantıklıdır. Çünkü Allah işleri
ve bunların sonuçlarını da birbirine bağlamıştır. Eşyanın parçalarını birbirine
bağsız, ilgisiz bırakmamış, sebep ve sonuçları da birbirine bağlamış aralarına
bir düzen koymuştur.
İbrahim
peygamberin kuşları ‘parça parça’ etmediği kesindi ancak “onlardan bir
parça”nın ne olduğu hâlâ bizim için açık değildi. Ta ki söz konusu arkadaşımın
2:260 ayetinde geçen bu ifadeyi sadece akıl yürüterek; “vücutlarının bir
parçası olan yumurtalar” şeklinde anlamaya çalışmasıyla yeni bir ufuk açılmış
oldu. Araştırmalarımız sonucu bu meselenin Kur’anî delilleri olduğunu görmek de
bizim için şükür vesilesiydi.
Yöntemimiz
yine aynıydı; Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya çalışmak...
Ayette
“onlardan bir parça” ifadesinde geçen“cüz” kelimesinin Kur’an’daki
kullanımlarına baktığımızda bu kökten türetilmiş kelimelerin sadece 3 kez
geçtiğini gördük. İlki malum 2:260 ayetiydi, diğer ikisine ise beraber bakalım:
“Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir
bölük ayrılmıştır.” ( 15:44)
Hicr
suresinde yer alan bu ayette ‘yedi kapısı olan’ cehennemdir. Cehennem’in her
kapısına “onlardan bir bölük/ parça” ayrılması kanaatime göre; cennete
erişemeyen ve günahları yüzünden dünya cehennemine mahkum olan insanoğlunun
reenkarnasyon tecrübesini anlatmaktadır.
(Reenkarnasyon
kelimesini duyar duymaz tüyleri diken diken olanlara; “Selametle!” diyor ve
okumaya devam edecek olanlara şu çalışmamı da tavsiye ediyorum:
Diğer
ayette ise melekleri -haşa- Allah’ın kızları olarak tanımlayan müşriklere bir
reddiye vardır:
“Kullarından O’na bir
pay çıkardılar/bir parça isnat ettiler. Hiç kuşkusuz, insan apaçık bir
nankördür. Yoksa Allah,
yarattıkları arasından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı? ”
(43:15-16)
Ayette
“evlat/çocuk/kız/oğul” yerine “bir cüz/parça” ifadesi geçmektedir.
İbrahim
kıssasına dönersek; “onlardan(kuşlardan) bir cüz” ifadesi de buna
benzemektedir. İbrahim peygamberin kuşları parça parça etmediğini ama onların
“yumurtalarını” dağlara bıraktığını düşünmemiz pekala mümkündür. Çünkü ‘cüz’
kelimesi 43:15’te ‘evlat’ anlamında kullanılmıştır. Kuşların yavrusunun da
yumurtadan çıktığı düşünülürse, dağlara bırakılanın bir yumurta olması
olasıdır. Daha
da manidar olan İbrahim ve kuşlarla ilgili olayın bir öncesinde, ‘yüz yıl
uyuyan ve sonra yeniden dirilen adam’ın örneğinin yer almasıdır:
“Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre
uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden
sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı,
sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir
gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz yıl
kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir
bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Kemiklere
de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?"
dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık
şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir." (2:259)
Sormamız
gereken soru şu:
Yüz
yıl ölü olarak bırakılan bu adam nasıl dirilmiştir?
Cevabı
yine aynı ayetin içinde bulabiliriz:
“Kemiklere bir bak nasıl bir araya getiriyoruz sonra
da onlara et giydiriyoruz?”
Dikkat
edilirse; “kemikler-ine” değil “kemiklere” denilmektedir. Bu adamın bir
oluşu/yaratılışı gözlemlediği ortadadır. Hatta kendisine; “yiyeceğine,
içeceğine, eşeğine” bakması tavsiye edilir. Yeniden diriltilen ve bir gözlem
yapan bu adam, uyandığında ne kadar kaldığını dahi bilememektedir. “Kemiklere
et giydirilmesi” ise tıpkı bebeğin yaratılışına benzemektedir:
“Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak
yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak
yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece
kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik.
Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.” (Müminun:14)
Bu
adam, bir anda kendisine sihirli bir değnek dokunmuş gibi, bir yetişkin olarak
dirilmemiştir. Yüz yıl boyunca toz toprak olan cesedi, Allah’ın takdiriyle
yeniden bir bebek olarak dünyaya gelmiştir. Bu kişi, insanın yaratılışı
hakkında bilgi sahibi olunca yani Kur’an’ın ifadesiyle; “Kendisine bunlar
apaçık belli olduktan sonra” şöyle diyecektir: “Biliyorum ki gerçekten Allah,
her şeye güç yetirendir.”
İnsanın
bir bebek olarak reenkarne olabileceğine dair bir örneğin ardından, Allah’ın
ölüleri nasıl dirilttiğini merak eden İbrahim’in örneğinin gelmesi manidardır.
İbrahim’in test edebildiği bu diriliş, diğer insanlar için de mümkün olmak
zorundadır. Aksi takdirde bir peygamber bile tam olarak inanamamış ve bir
mucizeye ihtiyaç duymuşsa biz sıradan insanlar inanmasak da olur, diyenlere
söyleyecek sözümüz kalmaz.
Yeniden
diriliş olgusu İbrahim’in şahsında bütün insanların gözlemleyebileceği bir
durum olmak zorundadır. Yüz yıl sonra yeniden diriltilen adam örneğindeki gibi
bu durum; “apaçık belli olabilecek” kadar anlaşılır bir olaydır. Çünkü Allah bu
adamı; “bütün insanlar için bir delil” kıldığını söylemektedir.
Yüz
yıl sonra yeniden diriltilen adamla, İbrahim’in kuşları aynı surede peş peşe
gelen iki örnekse kanaatimizce bu iki örnek beraber düşünülmelidir. Kuşlar
nasıl ‘yumurtadan’ çıkarak bu dünyaya doğuyorsa, insanlar da annelerinin
rahminden ‘bir bebek’ olarak çıkmak suretiyle, bu dünyaya geri gelecektir.
“Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya
döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”(20:55)
Allah
daha iyisini bilir.
5 Aralık 2017 Salı
SÛRETLERE ÜFLENDİĞİNDE
Elinde sur adı verilen bir borazanla
milyarlarca yıldır beklediğini sandığımız bir melek var: Adı İsrafil…
Beklemekten(!) moleküllerine ayrılmış hatta buharlaşmış olması gerekirken
aksine kıyamete kadar yaşayacak görünüyor. Kur’an-ı Kerim dışında adı birçok
rivayette, efsanelerle, masallarda, hikâyelerde geçiyor. Adını buralardan
öğrenip de Kur’an’da da geçtiğini zannedenler ifadelerimi biraz sert
bulacaklardır. Onlara ellerinin
altındaki kitaba bakmalarını ve
bütün hikâyeleri, masalları, rivayet kitaplarını ellerinin tersiyle masanın
üzerinden bir bir süpürerek aşağıya düşürmelerini tavsiye ediyoruz.
Eski dünya dinleri bir yüce tanrının yanında ikinci, üçüncü tanrılar, yarı tanrılar, yaratmada tanrıya yardımcı melekler, olağanüstü güçlere sahip cinler, ifritler anlayışı ile doluydu. Tanrı yaratmayı ve diğer işleri direkt kendisi yapmaz; ikinci, üçüncü tanrılara havale eder, meleklerin ifritlerin inanılmaz katkılarıyla bütün işler yürürdü. Tanrının yardımcısı ikinci, üçüncü tanrılar ve yarı tanrılar bazen savaşırlar, Yüce Tanrı büyük ve erişilmez arşında bütün işleri onlara havale etmenin rahatlığıyla oturur, kavgalarını izler, küçük ve anlamlı dokunuşlarla aralarını bulur ve yaratılış böyle devam eder giderdi. Uçsuz bucaksız ülkesini oğulları arasında taksim eden bir kral, bir padişah gibi… Meleklerden ve ifritlerden oluşan ordularıyla ne zaman, kimin üzerine çökeceği de belli değildi.
Yahudi
muhayyilesinde yer alan bu ‘dört büyük melek’ anlayışı ta buralardan
kaynaklanmakta ve Kur’an’ın tevhid ilkesine tamamen aykırı olduğu halde
Müslümanlarca da kabul edilmektedir. Tanrının altında yüzlerce, binlerce melek,
yarı tanrı vs. yerine bunlar dörde indi diye sorgusuz sualsiz kabullenmiş
olmamız aslında çok ürkütücüdür.
Kur’an-ı Kerim’in tevhid(birleme) ilkesi gereği Allah’ın
yaratmada ortağı olduğunu iddia etmek büyük bir şirktir:
“Rabbiniz gökleri ve yeri altı evrede yaratan,
sonra görkemli egemenliği ile iş ve oluşu çekip çeviren Allah’tır. Bu yaratma
İKİNCİSİ OLMADAN yalnızca kendisinin iradesi iledir. İşte Rabbiniz Allah budur.
Şu halde O’na ibadet ediniz. Bu zihin tutulması neden?” (Yunus; 10/3)
“Çünkü Allah birdir (Ehad)
ve isimleri, sıfatları ve melekeleri ile bölünmez bir bütündür(Samed)”*
Bu bir tek Allah’ın
binlerce, milyarlarca ismi, niteliği, melekesi, fonksiyonu, kuvveti ‘denizler
mürekkep olsa ağaçlar kalem olsa’ sayılamayacak kadar çoktur ve tevhid
ilkesiyle tüm bu kuvvetler O’ndadır. Yaratmada ortağı ve yardımcısı
yoktur. Hâl böyle iken melek(e)leri ve peygamberleri Allah’a ortak koşan
anlayış, bize elinde sur ile bekleyen bir melek algısını da kabul ettirmiştir.
Gerçekte Sur Nedir?
Sur; “Sad-vav-ra” kökünden
türetilmiş bir kelimedir.
Kur'an'da
“Sad-vav-ra” kökünden türetilmiş kelimeler toplamda 19 kez geçiyor.
Harika bir tevafuk! Üzerinde 19 olan bir konu daha!
Türevlerine bakalım;
Gövdeler:
1 kez “Sur”
|
10 kez “Sûr”
|
3 kez
“Suret”
|
4 kez
“Savvera”
|
1 kez
“Musavvir”
|
Ayetleri inceleyelim;
Surà -->1 kez
(2:260)
“Hani İbrahim de
şöyle yakarmıştı: "Rabbim, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?"
"İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin
tatmin olması için..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dört tane al, onları
kendine ısındır, alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra
da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz´dir, Hakîm'dir.”
(2:260)
Bu ayette geçen
“fe-sur-hinne ileyke” ifadesi “onları kendine ısındır, alıştır” şeklinde
tercüme edilmektedir. Bu emrin öncelikli anlamı; “onları kendine alıştır,
sana itaat etmelerini öğret” demektir. Eğer insan kuşları çağrısına
uyacak şekilde eğitebilirse ki kesinlikle o güce sahiptir öyleyse her şeyin
iradesine teslim olduğu Allah da sadece ol diyerek her şeye hayat verebilir.
Bir diğer anlamı; onları
kendine bağla, onları bil, tanı, onların özelliklerini iyice kavra, hayat
sırlarını kendilerine özel gerçeklikleriyle öğren, kendi ilmine kat demektir.
Klasik anlamda İbrahim peygamberin kasaplık yaparak kuşları parça parça
ettiğini ve sonra her bir parçayı bir dağa bıraktığını düşünmek yerine, onun
kuşları kendi nefsinde parça parça tahlil ettiğini, sınıflandırdığını, analiz
ettiğini ve sebep ve sonuç arasındaki kopmaz bağı farkederek onları
çağırdığında Allah’ın izniyle hepsinin koşarak geldiğini görmesi daha doğrudur.
Çünkü Allah işleri ve bunların sonuçlarını da birbirine bağlamıştır. Eşyanın
parçalarını birbirine bağsız, ilgisiz bırakmamış, sebep ve sonuçları da
birbirine bağlamış aralarına bir düzen koymuştur.
Sûrà -->10 kez
(6:73, 18:99, 20:102,
23:101,27:87, 36:51, 39:68, 50:20, 69:13, 78:18)
“Gökleri ve yeri hak
olarak yaratan da O´dur. "Ol!" dediği gün, hemen oluverir. Sözü
haktır O´nun. Sûra üfleneceği gün de mülk ve yönetim O'nundur. Âlim´dir,
görünmeyeni de görüneni de bilen O´dur. O´dur Hakîm, O´dur Habîr.” (6:73)
“O gün onları
bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini
bir araya toplamışızdır.” (18:99)
…
Bu ayetlerde geçen “Sur” kelimesi,
esasen Türkçeye çevrilmemektedir. Bu haliyle içine “üflenen” şeyin ne olduğuna
dair gerçek bir bilgimiz yoktur.
Devam edelim…
Suretà--> 3 kez
(40:64, 64:3, 82:8)
“Allah odur ki,
yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi biçimlendirdi ve görünüşünüzü güzel
yaptı, sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah´tır sizin
Rabbiniz! Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!”(40:64)
“Gökleri ve yeri hak
olarak yarattı; sizi biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel
yaptı. Yalnız O´nadır dönüş.” (64:3)
“Dilediği herhangi bir biçimde seni oluşturdu.” (82:8)
Altı çizili kelimeler
anlaşılacağı üzere “sur” kökünün türevleridir. Bilhassa son ayette geçen “sizi
biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel yaptı” ifadelerinde açıkça sur’un
suret/görünüş olduğu, eylem olarak kullanıldığında “biçimlendirdi,
suretlendirdi, şekillendirdi” anlamı kazandığı görülmektedir.
Şu durumda;
Sura üflenmesi -->Suretlere
üflenmesi, demektir.
“Sur” kelimesi bazı kıraatlarda
“Suver” diye de okunmuştur. Her iki kelime de sad-vav-ra harfleriyle yazılır.
“Suver” kelimesi Arapça’da “Suretler/şekiller” anlamına gelen çoğul bir
kelimedir.
Musavvirà-->1 kez
(59:24)
“Allah´tır
O! Halik, Bâri´, Musavvir´dir O! En güzel isimler/Esmâül Hüsna O´nundur.
Göklerde ne var, yerde ne varsa O´nu tespih eder. Azîz´dir O, Hakîm´dir.” (59:24)
El-Musavvir, Allah’ın
sıfatlarındandır.“Musavvir” kelimesi “Sur” kökünün tefil vezniyle oluşturulmuş
“Savvera” gövdesinden elde edilmiştir. Sur’un suret anlamına geldiğini
öğrendik. “Savvera”, ise biçim vermek, bu işi yaparken de pekiştire pekiştire,
apaçık ve devamlı olarak yapmak anlamına gelmektedir. Şu durumda Musavvir;
KUSURSUZ BİR ŞEKİLDE BİÇİM VEREN VE BUNU SÜREKLİ YAPAN, anlamındadır.
Devam edelim;
Savveraà-->4 kez
(3:6, 64:3, 7:11, 40:64)
“Rahimlerde sizi
dilediğince şekillendiren O´dur. İlâh yok O´ndan başka. Azîz´dir O,
Hakîm´dir.”(3:6)
“Gökleri ve yeri
hak olarak yarattı; sizi biçimlendirdi (ve savverakum) ve
görünüşlerinizi güzel yaptı. Yalnız O´nadır dönüş.”(64:3)
“Andolsun ki sizi
yarattık, sonra sizi biçimlendirdik(ve savvernakum), sonra da meleklere:
"Adem´e secde edin" dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi,
secde edenlerden olmadı o.”(7:11)
“Allah odur ki,
yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi şekillendirdi (ve
savverakum) ve görünüşünüzü( surakum) güzel yaptı, sizi
temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah´tır sizin Rabbiniz!
Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!” (40:64)
“Sur/savvera/musavvir” ilişkisini
gördüğümüze göre Türkçeye de geçmiş olan “tasvir” kelimesinin aynı kökten
geldiğini anlamamız da zor olmayacaktır. Yine Türkçede
kullandığımız “Tasavvur” kelimesi de “Savvera” kökünden Arapça bir sözcük
olup, “Şekil verdi, resmini yaptı, fotoğrafını çekti, teferruatıyla anlattı,
şekillendi, zihninde şeklini hatırladı…” gibi anlamlara gelmektedir. Yine
aynı kökten “Sûret” kelimesi de “şekil/ resim/ yüz” anlamında kullanılmaktadır.
Sûra üflenmesi ne demektir?
Başta da belirttiğimiz gibi
Yüce Tanrının yanında yardımcı tanrılar, melekler anlayışının hakim olduğu eski
dünya dinlerinin batıl algısı Kur’an çevirilerine de yansımış, rivayetler
kanalıyla İslam dinine sızmış, inananların zihninde elinde bir borazanla
üflemeyi bekleyen bir melek algısına dönüşmüştür. Oysa Sura üflenmesi,
suretlere üflenmesidir. Tıpkı Allah’ın Adem’i yaratırken kendi ruhundan ona
üflemesi gibi…
Üflemek nedir?
“Üflemek” anlamına gelen
“nefeha” kelimesi “nun-fe-ha” kökünden gelmektedir.
Kur'an'da bu kökten türetilmiş kelimeler toplamda 20 kez geçiyor.
Gövdeler:
19 kez نَفَخَ
|
1 kez نَفْخَة
|
Yine ilginç bir tevafuk olarak
19+1 dikkatinizi çekmeli…
Kur’an’da sadece 1 kez
geçen “nefha” kelimesinin yer aldığı ayetin konusuna bir bakalım.
فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ
Fe izâ nufiha fîs sûri nefhatun vâhıdeh(vâhıdetun).
“Sûra bir üfleyişle üflendiğinde...”(69:13)
“Sur” kelimesinin
“suretler” demek olduğunu anlamıştık. Yani ayetin meali şöyle olmalıdır:
“Suretlere bir
üfleyişle üflendiğinde…”
Bilindiği üzere
hücredeki ilk bilginin kaynağını bilimsel olarak açıklayamıyoruz. Beynimizde
görme, işitme, tad alma vs. merkezi var fakat tüm bu işlemleri beynimiz hangi
emirle yapıyor, bilginin merkezi neresi bilinmiyor. Anne rahmindeki embriyo hangi
bilgiyle çoğalıp büyüyor, şekil alıyor? Onu harekete geçiren merkez neresi?
Bilinmiyor. Kanaatimce suretlere ‘tek bir üfleyişle’ üflenmesi tek bir yerden
kanalize olduğumuzu, tek bir merkezden bütün hücrelerimizin yönetildiğini,
canlılığımızın tek bir hareketle, kuvvetle, tek bir yerden neşet ettiğini
anlatıyor. O yer, o kuvvet, o merkez Allah’ın Adem’i yaratırken, “ona kendi
ruhundan üflemesi” ifadesinde geçtiği üzere Allah’ın ta kendisi… Fakat bizler
Allah’ın bir parçası ya da uzantısı değiliz. Çünkü Ruh sözcüğü Kur’an’da ilahi
bilgi anlamında kullanılıyor; bir çeşit vahiy. Bitkilerin, hayvanların
canlılığı var fakat ruhu yok. İnsanın canlılığı var fakat aynı zamanda bilinci
de var. İçinde sürekli onunla konuşan, muhalefet edebilen vicdan denen ilahi bir
mekanizma var. Ademi’in yeryüzünde halife kılınmasında da bu anlam saklı.
Bilindiği üzere Halife kelimesi;
*Sonradan gelen
*Muhalefet
edebilen, anlamlarına geliyor.
Evrimsel
süreç gereği yeryüzünde yaşayan insanımsı varlıklardan ‘sonra gelen’ ve bilinç
düzeyi olarak onlardan üstün olan yani durum değerlendirmesi yapabilen
‘muhalefet edebilen’ bir varlıktır insanoğlu... İşte bu insana üflenen Ruh’tur.
İlk yaratışta
bizleri nasıl yarattıysa vefat edip toprak olduğumuzda da bizi yaratacak olan
Rabbimizdir. Gece ile gündüzün arka arkaya gelmesi, yeryüzünün her kış
ölümünden sonra her baharda yeniden diriltilmesi gibi insanoğlu da canlılığını
yitirdiğinde bu dünyaya tekrar reenkarne olarak dönecek ve bilincini,
benliğini, özünü gereği gibi Hakka adayana kadar bu döngü böylece devam
edecektir.
Rabbimizin
‘suretlere üflemesi’ bundan başka bir şey değildir.
_________________________________________
*R. İhsan Eliaçık’ın konuyla ilgili şu
makalesinden alıntı: http://www.ihsaneliacik.com/2009/03/16/gayb-nedir-2-melek-seytan-cin-ruh/
Yeniden Yaratılışla İlgili olarak…
Döndürülenler kimlerdir?
https://www.facebook.com/notes/mihriban-inan-karatepe/d%C3%B6nd%C3%BCr%C3%BClenler/1649432188717384/
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



