17 Mart 2018 Cumartesi

ALLAH'IN NASIRALISI




Bazı şeyleri adım adım öğrenmenin heyecanı içindeyim. Önce Kur’an’ın
matematiksel bir sistemle korunduğunu öğrendim ardından bu matematiksel
mucizenin sonuçlarını…

Bildiğiniz gibi Müddessir( Gizlenen) suresinde yer alan; “Üzerinde on dokuz
vardır” ayetinin hikmeti 1974 yılında Reşat Halife’nin, Kur’an’ı bilgisayara yüklemesi
sonucu, Allah’ın yardımı, desteği ve ilhamıyla ortaya çıktı. Konuyla alakalı olarak
www.19.org sitesini inceleyebilir ya da “Üzerinde On Dokuz Var” (Edip Yüksel, Ozan
Yay.) kitabını edinebilir, youtube’da bu konuda özveriyle yapılmış nice videolar
bulabilirsiniz.

Burada 19 kodunu uzun uzun anlatmayacak sadece birkaç detay vereceğim:

*Kur’an’da 114 sure vardır. (6x19)
*114 besmele vardır. (6x19)
*Besmele 19 harftir.
*İlk vahiy (96.surede) 19 ayettir.
*Son vahiy(110.sure) 19 kelimedir.
*Son vahyedilen surenin ilk ayeti 19 harftir.

Kur’an’ın matematiksel kodunun gerekçesi, amacı nedir ve sonuçları ne
olacaktır, kısaca onlar üzerinde duralım:


GEREKÇESİ: Kur’an’ın ‘kul sözü’ olduğu iddia edilmiştir.

19-Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti.
20 - Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti.
21 - Sonra baktı.
22 - Sonra kaşını çattı, surat astı.
23 - Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı.
24 - "Bu, dedi, başka değil öğretilegelen bir sihirdir."
25 - "Bu, sadece bir insan sözüdür." (Müddessir Suresi)


AMACI: Kur’an’ın ‘Allah kelamı’ olduğunu ortaya koymaktır.

26 - Ben onu Sekar'a yönlendireceğim.
27 - Bilir misin sen, nedir o Sekar?
28 - Ne artırır, ne bırakır.
29 – İNSAN İÇİN APAÇIK LEVHALARDIR.
30 – ÜZERİNDE ONDOKUZ VARDIR.
35 - Kuşkusuz o Sekar, büyük fitnelerden biridir.
36 - Uyarmak için insanları...
37 - İçinizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimseleri…(Müddessir Suresi)


 SONUÇLARI:

1. Ehl-i Kitap kesin bilgi edinecektir.
2. İman edenlerin imanı artacaktır.
3. Ehl-i Kitabın ve iman edenlerin kuşkuları gidecektir.
4. Kalbinde hastalık olanlar ve kâfirler konuyu kavrayamayacaklar,
nedenini anlayamayacaklardır.
31 - “Biz o Nur’un* muhafızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını
da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgi
edinsinler, iman edenlerin de imanı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve
müminler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de:
"Allah bu misalle ne demek istedi?" desinler. İşte böyle, Allah dilediğini şaşırtır, 
dilediğini de yola getirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu, insanlar
için uyarıdan başka bir şey değildir.” (Müddessir Suresi)

(*74:31 ayetinde geçen “Ashabü’n-Nur” ifadesi için   bkn: https://www.youtube.com/watch?v=02ZwvIZnSgQ)

Kur’an’ın böylesi mükemmel bir sistemle korunduğuna şahit olunca, ister
istemez,19. Surenin 19. Ayetinde ne yazıyor acaba, diye düşünmeden edemiyor
insan. Vakt-i zamanında elime bir Kur’an alıp, 19. Surenin yerini aradığımda, Meryem
suresi olduğunu görmek ilk şaşkınlığım olmuştu. İki bin sene öncesine mi gidiyoruz,
dedim içimden. Geçmişten ama çok geçmişten bir mesaj mı vardı?

O günlerde hikmetini kavrayamadığım 19:19 ayetinin, çok şükür, bugünlerde
hikmetini anladığımı düşünüyorum ve bu yazımda da sizinle paylaşmak istiyorum.
Reşat Halife’nin açtığı, Edip Yüksel’in genişlettiği yolda Taner Demirci Lopez’le yeni
bir dönemece girildiğini seziyorum. Kronometre işliyor…
Böyle düşünmeme sebep olan 19:19 ayetini bir okuyalım:

“Ben sana tertemiz bir genç hibe etmek/bağışlamak için senin Rabbinin
bir elçisiyim, dedi.”

Burada sözü edilen kişinin İsa Mesih olduğunu ve bu haberin onun annesine
verildiğini ayetin bir öncesine giderek anlayabiliyoruz. Buraya almayacağım.
Sonrasında da Meryem validemizin şaşkınlığı, durumu anlamaya çalışması ve onun
kalbini teskin eden Elçi’nin cevabı geliyor.
Beni düşündüren şu: Bunca peygamberler varken, bilhassa Kur’an’ın kendisine indirildiği Muhammed peygamber varken neden İsa ve annesi? Kur’an’ın o muhteşem
matematiksel kodunun anahtarı niçin bu ayete bırakılmış? Bu kadar uzağa gitmenin
hikmeti nedir?
Bildiğiniz gibi Kur’an-ı Kerim, İsa’dan ‘Allahtan bir Kelime’ olarak bahseder. İsa
isminin İbranice karşılığının Yeşua olduğunu hatırlatalım. İbranicede Yeşua;
‘Yahova/Ya hüve/Allah’ın yardımı-kurtarması’ anlamına gelmekte. Eğer biz bu
kelimeyi Arapçaya tercüme etseydik; ‘Nasrullah’ diyecektik.

Şöyle ki:
İsa-->Yeşua(İbranice) Yahova’nın yardımı/kurtarması
Yeşua-->Nasrullah (Arapça) Allah’ın yardımı

Yukarıda Kur’an-ı Kerim’in son inen suresi Nasr suresinden söz etmiştik. İlk
ayeti; “Nasrullah ve fetih geldiğinde…” idi. Bu sure kaç KELİME idi? İlk ayeti kaç
harf idi, hatırlayalım:

Nasr suresi-->19 KELİME
İlk ayeti--> 19 harf

Bu, tamamı 19 kelime olan ve kendisinden başka 19 kelimelik bir surenin
olmadığı Nasr suresinin 19 harften meydana gelen ilk ayetine tekrar bakalım:

“Allah’ın yardımı ve fethi geldiğinde…”

Allah’ın yardımı-->Nasrullah
Nasrullah-->Yeşua
Yeşua-->İSA

Gelecek olan kimmiş, sanırım anlaşılıyor…

Kur’an-ı Kerim’de Nasr kökünden türetilmiş toplam 158 kelime geçiyor. Bu
kökten türetilme نَصْرَانِيّ (Nasranî) kelimesi ise 15 kez geçiyor. Kur’an, Hristiyanlara
‘Nasraniler’, diyor. Bu, İsa Mesih’in Nasıralı olmasından mütevellit bir adlandırma...

İsa (Yeşua); hem isminin anlamı ‘Allah’ın yardımı’ olması hem de Nasıralı
olması sebebiyle Nasrullah’tır.

Aynı zamanda İsa ve Havariler arasında geçen ahitleşmede, İsa, Havarileri;
“Allah’a doğru bana kim yardımcı olur?” diye çağırmış, Havariler de “Allah’ın
yardımcıları biziz” diye karşılık vermişlerdir. (bkn. Ali İmran 3:52, Saff 61:14)

Bu kelimelerin Arapçasına bakacak olursak:
Ensari-->Benim yardımcım
Ensarullah-->Allah’ın yardımcıları, olduğunu görürüz.

Allah’a yardım etmenin O’nun elçisine yardım etmek anlamına geldiği de
böylelikle tefsir edilmiş olur. İsa, “Allah’a doğru kim bana yardımcı olur?” diye
sorduğunda Elçi’ye yardım etmenin ve Elçi aracılığıyla getirilen buyrukları hayata
geçirme gayreti içinde olmanın Allah’ın yardımcısı olmak demek olduğunu da
söylemiş oluyordu. Zaten bunu Havariler açıkça anlamış olmalılar ki, “Biz Allah’a
doğru senin yardımcılarınız” demek yerine direkt olarak; “Biz Allah’ın yardımcılarıyız”
demişlerdir. Kuşkusuz Allah’ın bir elçi göndermesi apaçık olarak Allah’ın bir
yardımıdır.

Havariler Allah’a giden yolun yardımcıları ise, Allah’a giden yolun öncüsü, tekil
olarak kimdir?
Yani Havariler;
Ensarullah-->Allah’ın yardımcıları (çoğul)
ise;
Nasrullah-->Allah’ın yardımı (tekil)
İSA olmaktadır.

Şu durumda İsa; zaten hem isminin anlamı, hem Nasıralı oluşu hem de görevi
itibariyle de Nasrullah’tır.

Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok.

“Allah’tan bir KELİME” olan İsa’nın, 19:19 ayetine mührü vurulmuş, Nasr
suresinde de apaçık olarak geleceği duyurulmuştur:

“Nasrullah/Yeşua/İsa geldiğinde ve fetih gerçekleştiğinde, insanların akın
akın Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, hamd ile Rabbini tesbih et, O’ndan
bağışlanma dile. Muhakkak ki o pişmanlıkları çokça kabul edendir.”

Sadakallah’ül-Azim.

Allah doğru söyledi. 

_____________________________________________________________
Mihriban İnan Karatepe, "Allah'ın Yardımcıları Olun", Cinius Yayınları, 2017, s.72



14 Ocak 2018 Pazar

O'NUN ÖLÜMÜ


O’nun ölümünden söz etmek bile acı verici…
O kim mi?
Elbette İsa Mesih…
Fakat bu ölümün bir şehadet olacağını bilmek, en büyük tesellimiz. 
İki bin sene önce gelmiş ve gitmiş birinin ardından ağlamak yeni mi aklınıza geldi, diyenler olacaktır. İki bin sene önce yapılan haksızlığa değil bugün, her gün ağlarız fakat burada, baştan beri İsa Mesih’in ikinci gönderilişinden söz edip durduğumuz için bu yazımızda da İsa Mesih’in ikinci gelişinden sonra vakti gelince her ölümlü gibi Rabbine dönüşünden söz edeceğiz. Bu dönüşün, bu ölümün bizleri ilgilendiren çok önemli tarafları var. Şimdi onlara bakalım.
İsa’nın ölümü söz konusu olduğunda Sünnî ve Şiî hatta kendini muvahhit olarak adlandıran Kur’an mealcileri, dördüncü surenin yüz elli dokuzuncu ayetinin çevirisinde fikir birliği etmişçesine aynı yanılgıya düşmüşlerdir.
4:159 ayetinin geleneksel çevirilerine bir bakalım:
“Kitap Ehli’nden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.” (Diyanet İşleri)
“Andolsun, kendilerine kitap verilenlerden ölümünden önce ona iman etmeyecek hiç bir kimse yoktur. Kıyamet gününde de aleyhlerine şahit olacaktır.” (Elmalılı Hamdi Yazır)
“Nitekim geçmiş vahyin izleyicilerinden hiç kimse yoktur ki, ölümü anında, İsa ile ilgili hakikati kavramamış olsun; ve Kıyamet Günü İsa, (bizzat) onların aleyhine hakikate şahitlik yapacaktır.” (Muhammed Esed)
“Nitekim (İsa'yı biz öldürdük diyen) kitap ehli Yahudilerden hiç kimse yoktur ki, onun ölümü arifesinde bu gerçeği tasdik etmiş olmasın. Zira Kıyamet Günü de o onlar aleyhine şahitlik yapacaktır.” (Mustafa İslamoğlu)
“Ve Ehl-i Kitap’tan hiçbir fert yoktur ki illâ ölümünden evvel elbette O'na iman edecektir! Ve kıyamet gününde onların aleyhine bir şahit olacaktır.” (Ömer Nasuhi Bilmen)
“Kitap Ehli'nden hiç kimse yoktur ki, ölümünün eşiğinde İsa'ya iman etmemiş olsun. Fakat kıyamet günü İsa, onların aleyhinde şahitlik edecektir.” (Seyyid Kutub)
“Kendilerine kitap verilenlerden her biri ölümünden önce ona inanmak zorunda idi. Diriliş Günü ise o onlara karşı tanık olacaktır.” (Edip Yüksel)
Ayet, bu haliyle Ehl-i Kitap’tan herkesin ‘kendi ölümlerinden önce’ İsa’ya iman edeceğini söylüyor. Nasıl olacaksa?! Yani İsa Mesih, 2000 sene önce geldiğinde demek bütün Yahudiler kendisine iman ettiler, çünkü Kitap Ehli onlardı o zaman… İsa öldükten sonra da bugüne kadar gelmiş bütün Yahudiler ve Hristiyanlar da demek O’na iman ederek öldüler? İsa Allah’ın oğludur, diye diye ölenlerin imanı, imandan sayılıyorsa tabii… Bunun mümkün olmadığını, Allah’ın şirki asla affetmediğini biliyoruz. Ölen her Kitap Ehli, İsa’ya iman etmiş olarak ölmüş olamaz. Öyle olsa idi Kur’an, İsa hakkındaki gerçeği anlatıp durmazdı. O halde bu ayet bize ne anlatıyor? Ölen kim, kimin ölümü bu?
Ayetin doğru çevirisine bakalım şimdi…
“Andolsun, Kitap Ehli’nden O’NUN ÖLÜMÜNDEN ÖNCE, O’na inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, O da onların üzerine şahit olacaktır.” (Taner Demirci Lopez çevirisiyle)
Ayetin Arapça aslını kelime kelime kontrol edelim:
وَإِن مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا ﴿١٥٩﴾
Ve in min ehlil kitâbi illâ le yu’minenne bihî kable mevtihî, ve yevmel kıyâmeti yekûnu aleyhim şehîdâ(şehîden).
1. Ve : ve
2. in .... (illâ) : ancak
3. min : ...'den
4. ehli el kitâbi : kitap ehli
5. (in) ...illâ : ancak
6. le yu'minenne : mutlaka îmân edecekler
7. bi-hî : ona
8. kable : önce
9. mevti-hî : onun ölümü
10. ve yevme el kıyâmeti : ve kıyâmet günü
11. yekûnu : olur, olacak
12. aleyhim : onlara, onların üzerine
13. şehîden : şahit
Görüldüğü gibi ‘O’ zamirine odaklanmamız gerekiyor. İhtilaf orada...
Ayette geçen ‘mevti-hi’ ifadesi ‘O’nun ölümü’ anlamına gelmektedir. Hemen öncesinde de ‘le yü’minenne bi-hi’ ifadesi yer alır ki; ‘O’na iman etmedikçe’ anlamına gelir. Arapça bilmeyenler bile her iki ifadede ortak olan ‘hi’ hecesini görebilirler. Arapça’da bitişik zamirlerden olan bu ifade; üçüncü tekil şahıs ‘O’ zamiridir.
‘O’nun ölümü’ ve ‘O’na iman etmedikçe’ ifadelerinde bahsi geçen kişi kimdir? Anlamak için birkaç ayet öncesine gitmemiz ayetin bağlamını ihmal etmemek adına da önemlidir.
153. “Kitap Ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ'dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve ‘Allah'ı bize açıkça göster’ demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ'ya apaçık bir güç ve yetki verdik.”
154. “Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle Tûr"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, ‘Tevazu ile kapıdan girin’ dedik. Yine onlara, ‘Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın’ dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.”
155. “Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve ‘kalplerimiz muhafazalıdır’ demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.”
156, 157. “Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve ‘Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük’ demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.”
158. “Fakat Allah O’nu kendisine yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Buraya kadar Yahudilerin, Allah’a vermiş oldukları ahdi nasıl bozduklarını öğrenmiş olduğumuz gibi Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, kalplerimiz kapalıdır demeleri, Meryem’e korkunç bir iftira atmaları ve İsa Mesih’i öldürdük, demelerinden ötürü Allah’ın onların kalplerini mühürlediğini de öğrenmiş oluruz. Ardından İsa Mesih’in Allah tarafından yükseltildiğini okuruz. Yahudilerin İsa Mesih’i biz öldürdük, demeleri de yalanlanmış olur. Çünkü Kur’an, tarihle çelişmez. İsa Mesih’i Yahudiler değil, bilindiği üzere Romalılar öldürmüştür. Yahudilerin bu ayette de belirtildiği gibi sözleri bir iddiadan ibarettir ve bu iddia ve birbirine bağlı diğer tutumları, onların kalplerinin mühürlenmesine sebep olmuştur.
Son ayete tekrar bakalım:
“Fakat Allah O’nu kendisine yükseltmiştir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (4:158)
Burada yükseltilen kimdir, diye soracak olsak, sanırım sormayız bile, apaçık bir şekilde bu kişinin İsa Mesih olduğu bellidir.
İşte, en başta mercek altına aldığımız ayet, tam da bu ayetten sonra geliyor:
“Andolsun, Kitap Ehli’nden O’NUN ÖLÜMÜNDEN ÖNCE, O’na inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, O da onların üzerine şahit olacaktır.” (Taner Demirci Lopez çevirisiyle)
‘O’nun ölümünden önce’, ifadesinde yer alan ‘O’ zamiri İsa Mesih’i gösterir. İsa Mesih’in ikinci gelişine inanmayan çevirmenlerimiz bu ayette açıkça ortaya konmuş bilgiyi görememişlerdir. Dilbilgisi açısından eğer onların çevirdiği gibi olsaydı, yani kastedilen ‘ehli kitaptan her birinin ölümü’ olsaydı burada geçen ifadenin tekil değil çoğul olması gerekirdi. Yani ‘Onların ölümleri’ anlamına gelecek şekilde ‘Mevti-him’ olması gerekirdi. Oysa ayette ‘Mevti-hi’ şeklinde geçmekte ve bu ‘O’nun ölümü’ anlamına gelmektedir.
Aynı şekilde ayet içinde tekil ve çoğul zamirlerin başka örnekleri de bulunmaktadır:
* İsa’ya iman söz konusu olduğunda; ‘ona’ anlamına gelen ‘bi-hi’ ifadesi kullanılmış,
* İsa’nın şahitliğinden söz edilirken de; ‘onlar üzerine’ anlamına gelen ‘aley-him’ ifadesi yer almıştır.
Tekil ‘Hi/O’ zamiri ile çoğul ‘Him/Onlar’ zamirini birbirinden ayırdedebilen çevirmenlerimiz nedense ‘Mevti-hi’ kelimesine gelince önyargılarına kurban olmuşlardır.
Bu ayette ikinci bir detay da ‘Ehl-i Kitap’ ifadesidir. Bilindiği üzere, Meryem Oğlu İsa, 2000 sene önce ilk gelişinde çevresindeki insanlara bu şekilde seslenmemiştir. Allah-u Teâlâ, İsa Mesih’i Ben-i İsrail’e (İsrailoğullarına) elçi olarak seçtiğini söylemiştir.
‘Ehl-i Kitap’ ifadesi ise bizi direkt olarak Muhammed peygamberle başlayan ve kıyamete kadar sürecek olan bir zaman dilimine bağlar. Kur’an’ın nazil olmasıyla ‘Ehl-i Kitap’ tabiri kullanılmaya başlanmıştır. Yahudiler, Hristiyanlar ve bilumum kitaplılar; Kur’an’dan başka kitaplara, ek kitaplara başvuran kitaplılar da bu gruba girmektedir.
Ne geçmişte ne de günümüzde bütün Ehl-i Kitap’ın İsa’ya iman ettiği görüldü... Burada Rabbimiz gelecekten haber vermekte ve tüm Kitap Ehli’nin kıyametten önce İsa Mesih’e iman edeceğini haber vermektedir.
Bir insana, bir peygambere inanmanın kıyametle eş zamanlı olması size de manidar gelmedi mi? İman esasları içinde öncelikle Allah’a iman olması gerekmez miydi? Allah’ın kitapları, yasası dururken, hatta Muhammed Nebi dururken, niçin İsa deniyor, hiç düşündünüz mü? Burada bir şahsın ön plâna çıkarılması, Allah’ın dinini her zaman elçileri aracılığıyla tamamladığının da bir başka göstergesi.
İman edecek olanların Kitap Ehli olduğunu da hatırlayalım. Yani bunlar, Allah’a ve kitaplarına inanan insanlar, fakat inandıkları kitaplarda, inanma biçimlerinde ciddi sorunlar olmalı… İsa Mesih’in Allah’a şirksiz iman noktasında, Allah’ın zikrini/kitabını onlara tanıtma ve Allah’ın dinine çağırma noktasında söyleyeceği çok değerli bilgiler olmalı… O yüzden O’na iman, bir dönemeç olacak bazıları için. Çetin fakat ödüllü bir dönemeç, bir aydınlanma… İsa Mesih’in körlerin gözünü açmasına şahit olacağız hep birlikte.
“Kıyamet günü O da onlar üzerine şahit olacaktır.” (4:159)
Evet kıyamet… İki bin sene önce değil, kıyamet, dikkat ettiniz mi?
Eğer İsa Mesih’in ikinci gelişine inanmıyorsanız buraya ne diyebilirsiniz? Kıyamet günü hayatta olmayan biri şahitlik edebilir mi? Üstelik Ehl-i Kitap’a şahitlik edecek. Biz de Kitap Ehli’yiz, unutulmaya...
En iyisi mi siz, “Döndürülenler” başlıklı yazımda yer alan reenkarnasyon/ yeniden geliş yasasının Kur’anî delillerine göz atınız…


 ("Allah'ın Yardımcıları Olun", Cinius Yayınları, 2017, s.64)

25 Aralık 2017 Pazartesi

İBRAHİM'İN KUŞLARI





Kur’an kıssalarının bizlere “Hak ile” anlatıldığı ve her birinin “akıl sahipleri için bir öğüt” olduğu sık sık tekrar edilse de kimimiz bu kıssaları fantastik maceralar olarak görmeye devam ediyoruz.

“Andolsun, bu Kur'an'da insanlar için biz her örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsan, her şeyden çok tartışmacıdır. “ (Kehf:54)

“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am:38) gibi ilahi kelamlar ışığında Kur’an kıssalarının göndermelerini yine Kur’an’dan ve yine Kur’an’ı tertil üzere okuyarak anlamaya çalıştığımızda çok değerli sonuçlara ulaşabiliriz.

Bugünlerde anlamaya çalıştığımız kıssalardan biri de; İbrahim peygamber ve kuşları...

114 Forum’dan “Hasbuna Kitabullah” takma adını kullanan bir arkadaşım, konuyla ilgili olarak: “Kur'an okuması yaparken 2:260 ayeti dikkatimi çekti. O ayette ibrahim'den yapması istenen şey; kuşları parçalaması değil de vücutlarının bir parçası konumunda olan yumurtalarını dağlara bırakması, böylece o kuşların yumurtadan çıkan yavrular olarak be'as edildikleri ve İbrahim'i tanıyarak onun eğitimini hatırladıkları anlatılmak isteniyor olabilir mi?” şeklinde düşüncelerini benimle paylaştı.

Daha önce “Suretlere Üflendiğinde” başlıklı yazımda bu konuya şöyle değinmiş idim:

“Hani İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabbim, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dördünü al, onları kendine ısındır, alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (2:260)

Bu ayette geçen “fe-sur-hinne ileyke” ifadesi “onları kendine ısındır, alıştır” şeklinde tercüme edilmektedir. Bu emrin öncelikli anlamı; “onları kendine alıştır, sana itaat etmelerini öğret” demektir. Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı çevirisinde, ilgili ayetin dipnotunda dediği gibi; “Eğer insan kuşları çağrısına uyacak şekilde eğitebilirse ki kesinlikle o güce sahiptir öyleyse her şeyin iradesine teslim olduğu Allah da sadece ol diyerek her şeye hayat verebilir.”

Bir diğer anlamı; Elmalılı Hamdi Yazır’ın Elmalı Tefsiri’nde belirttiği üzere; “Onları kendine bağla, onları bil, tanı, onların özelliklerini iyice kavra, hayat sırlarını kendilerine özel gerçeklikleriyle öğren, kendi ilmine kat”, demektir.
                                                                            
Klasik anlamda İbrahim peygamberin kasaplık yaparak kuşları parça parça ettiğini ve sonra her bir parçayı bir dağa bıraktığını düşünmek yerine, onun kuşları kendi nefsinde parça parça tahlil ettiğini, sınıflandırdığını, analiz ettiğini ve sebep-sonuç arasındaki kopmaz bağı fark ederek onları çağırdığında Allah’ın izniyle hepsinin koşarak geldiğini görmesi daha mantıklıdır. Çünkü Allah işleri ve bunların sonuçlarını da birbirine bağlamıştır. Eşyanın parçalarını birbirine bağsız, ilgisiz bırakmamış, sebep ve sonuçları da birbirine bağlamış aralarına bir düzen koymuştur.

(Yazının tamamı için bkn:https://www.facebook.com/notes/mihr...)

İbrahim peygamberin kuşları ‘parça parça’ etmediği kesindi ancak “onlardan bir parça”nın ne olduğu hâlâ bizim için açık değildi. Ta ki söz konusu arkadaşımın 2:260 ayetinde geçen bu ifadeyi sadece akıl yürüterek; “vücutlarının bir parçası olan yumurtalar” şeklinde anlamaya çalışmasıyla yeni bir ufuk açılmış oldu. Araştırmalarımız sonucu bu meselenin Kur’anî delilleri olduğunu görmek de bizim için şükür vesilesiydi.

Yöntemimiz yine aynıydı; Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya çalışmak...

Ayette “onlardan bir parça” ifadesinde geçen“cüz” kelimesinin Kur’an’daki kullanımlarına baktığımızda bu kökten türetilmiş kelimelerin sadece 3 kez geçtiğini gördük. İlki malum 2:260 ayetiydi, diğer ikisine ise beraber bakalım:

“Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.” ( 15:44)

Hicr suresinde yer alan bu ayette ‘yedi kapısı olan’ cehennemdir. Cehennem’in her kapısına “onlardan bir bölük/ parça” ayrılması kanaatime göre; cennete erişemeyen ve günahları yüzünden dünya cehennemine mahkum olan insanoğlunun reenkarnasyon tecrübesini anlatmaktadır.
(Reenkarnasyon kelimesini duyar duymaz tüyleri diken diken olanlara; “Selametle!” diyor ve okumaya devam edecek olanlara şu çalışmamı da tavsiye ediyorum: 


Diğer ayette ise melekleri -haşa- Allah’ın kızları olarak tanımlayan müşriklere bir reddiye vardır: 

“Kullarından O’na bir pay çıkardılar/bir parça isnat ettiler. Hiç kuşkusuz, insan apaçık bir nankördür. Yoksa Allah, yarattıkları arasından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı? ” (43:15-16)

Ayette “evlat/çocuk/kız/oğul” yerine “bir cüz/parça” ifadesi geçmektedir.

İbrahim kıssasına dönersek; “onlardan(kuşlardan) bir cüz” ifadesi de buna benzemektedir. İbrahim peygamberin kuşları parça parça etmediğini ama onların “yumurtalarını” dağlara bıraktığını düşünmemiz pekala mümkündür. Çünkü ‘cüz’ kelimesi 43:15’te ‘evlat’ anlamında kullanılmıştır. Kuşların yavrusunun da yumurtadan çıktığı düşünülürse, dağlara bırakılanın bir yumurta olması olasıdır. Daha da manidar olan İbrahim ve kuşlarla ilgili olayın bir öncesinde, ‘yüz yıl uyuyan ve sonra yeniden dirilen adam’ın örneğinin yer almasıdır:

“Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir." (2:259)

Sormamız gereken soru şu:

Yüz yıl ölü olarak bırakılan bu adam nasıl dirilmiştir?

Cevabı yine aynı ayetin içinde bulabiliriz:

“Kemiklere bir bak nasıl bir araya getiriyoruz sonra da onlara et giydiriyoruz?”

Dikkat edilirse; “kemikler-ine” değil “kemiklere” denilmektedir. Bu adamın bir oluşu/yaratılışı gözlemlediği ortadadır. Hatta kendisine; “yiyeceğine, içeceğine, eşeğine” bakması tavsiye edilir. Yeniden diriltilen ve bir gözlem yapan bu adam, uyandığında ne kadar kaldığını dahi bilememektedir. “Kemiklere et giydirilmesi” ise tıpkı bebeğin yaratılışına benzemektedir:

“Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.” (Müminun:14)

Bu adam, bir anda kendisine sihirli bir değnek dokunmuş gibi, bir yetişkin olarak dirilmemiştir. Yüz yıl boyunca toz toprak olan cesedi, Allah’ın takdiriyle yeniden bir bebek olarak dünyaya gelmiştir. Bu kişi, insanın yaratılışı hakkında bilgi sahibi olunca yani Kur’an’ın ifadesiyle; “Kendisine bunlar apaçık belli olduktan sonra” şöyle diyecektir: “Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir.”

İnsanın bir bebek olarak reenkarne olabileceğine dair bir örneğin ardından, Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini merak eden İbrahim’in örneğinin gelmesi manidardır. İbrahim’in test edebildiği bu diriliş, diğer insanlar için de mümkün olmak zorundadır. Aksi takdirde bir peygamber bile tam olarak inanamamış ve bir mucizeye ihtiyaç duymuşsa biz sıradan insanlar inanmasak da olur, diyenlere söyleyecek sözümüz kalmaz.

Yeniden diriliş olgusu İbrahim’in şahsında bütün insanların gözlemleyebileceği bir durum olmak zorundadır. Yüz yıl sonra yeniden diriltilen adam örneğindeki gibi bu durum; “apaçık belli olabilecek” kadar anlaşılır bir olaydır. Çünkü Allah bu adamı; “bütün insanlar için bir delil” kıldığını söylemektedir.

Yüz yıl sonra yeniden diriltilen adamla, İbrahim’in kuşları aynı surede peş peşe gelen iki örnekse kanaatimizce bu iki örnek beraber düşünülmelidir. Kuşlar nasıl ‘yumurtadan’ çıkarak bu dünyaya doğuyorsa, insanlar da annelerinin rahminden ‘bir bebek’ olarak çıkmak suretiyle, bu dünyaya geri gelecektir.

“Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”(20:55)


Allah daha iyisini bilir.

5 Aralık 2017 Salı

SÛRETLERE ÜFLENDİĞİNDE



 Elinde sur adı verilen bir borazanla milyarlarca yıldır beklediğini sandığımız bir melek var: Adı İsrafil… Beklemekten(!) moleküllerine ayrılmış hatta buharlaşmış olması gerekirken aksine kıyamete kadar yaşayacak görünüyor. Kur’an-ı Kerim dışında adı birçok rivayette, efsanelerle, masallarda, hikâyelerde geçiyor. Adını buralardan öğrenip de Kur’an’da da geçtiğini zannedenler ifadelerimi biraz sert bulacaklardır.  Onlara ellerinin altındaki kitaba bakmalarını ve bütün hikâyeleri, masalları, rivayet kitaplarını ellerinin tersiyle masanın üzerinden bir bir süpürerek aşağıya düşürmelerini tavsiye ediyoruz.

        Eski dünya dinleri bir yüce tanrının yanında ikinci, üçüncü tanrılar, yarı tanrılar, yaratmada tanrıya yardımcı melekler, olağanüstü güçlere sahip cinler, ifritler anlayışı ile doluydu. Tanrı yaratmayı ve diğer işleri direkt kendisi yapmaz; ikinci, üçüncü tanrılara havale eder, meleklerin ifritlerin inanılmaz katkılarıyla bütün işler yürürdü. Tanrının yardımcısı ikinci, üçüncü tanrılar ve yarı tanrılar bazen savaşırlar, Yüce Tanrı büyük ve erişilmez arşında bütün işleri onlara havale etmenin rahatlığıyla oturur, kavgalarını izler, küçük ve anlamlı dokunuşlarla aralarını bulur ve yaratılış böyle devam eder giderdi. Uçsuz bucaksız ülkesini oğulları arasında taksim eden bir kral, bir padişah gibi… Meleklerden ve ifritlerden oluşan ordularıyla ne zaman, kimin üzerine çökeceği de belli değildi.

Yahudi muhayyilesinde yer alan bu ‘dört büyük melek’ anlayışı ta buralardan kaynaklanmakta ve  Kur’an’ın tevhid ilkesine tamamen aykırı olduğu halde Müslümanlarca da kabul edilmektedir. Tanrının altında yüzlerce, binlerce melek, yarı tanrı vs. yerine bunlar dörde indi diye sorgusuz sualsiz kabullenmiş olmamız aslında çok ürkütücüdür.
Kur’an-ı Kerim’in tevhid(birleme) ilkesi gereği Allah’ın yaratmada ortağı olduğunu iddia etmek büyük bir şirktir:

         “Rabbiniz gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra görkemli egemenliği ile iş ve oluşu çekip çeviren Allah’tır. Bu yaratma İKİNCİSİ OLMADAN yalnızca kendisinin iradesi iledir. İşte Rabbiniz Allah budur. Şu halde O’na ibadet ediniz. Bu zihin tutulması neden?” (Yunus; 10/3)

        “Çünkü Allah birdir (Ehad) ve isimleri, sıfatları ve melekeleri ile bölünmez bir bütündür(Samed)”*

        Bu bir tek Allah’ın binlerce, milyarlarca ismi, niteliği, melekesi, fonksiyonu, kuvveti ‘denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem olsa’ sayılamayacak kadar çoktur ve tevhid ilkesiyle tüm bu kuvvetler O’ndadır. Yaratmada ortağı ve yardımcısı yoktur. Hâl böyle iken melek(e)leri ve peygamberleri Allah’a ortak koşan anlayış, bize elinde sur ile bekleyen bir melek algısını da kabul ettirmiştir.

       Gerçekte Sur Nedir?

       Sur; “Sad-vav-ra” kökünden türetilmiş bir kelimedir.

       Kur'an'da “Sad-vav-ra” kökünden türetilmiş kelimeler toplamda 19 kez geçiyor.

       Harika bir tevafuk! Üzerinde 19 olan bir konu daha!

       Türevlerine bakalım;

       Gövdeler:

      1 kez   “Sur”
      10 kez “Sûr”
      3 kez   “Suret”
      4 kez   “Savvera”
      1 kez   “Musavvir”

      Ayetleri inceleyelim;

      Surà -->1 kez

      (2:260)

     “Hani İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabbim, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dört tane al, onları kendine ısındır, alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz´dir, Hakîm'dir.” (2:260) 

       Bu ayette geçen “fe-sur-hinne ileyke” ifadesi “onları kendine ısındır, alıştır” şeklinde tercüme edilmektedir.  Bu emrin öncelikli anlamı; “onları kendine alıştır, sana itaat etmelerini öğret” demektir.  Eğer insan kuşları çağrısına uyacak şekilde eğitebilirse ki kesinlikle o güce sahiptir öyleyse her şeyin iradesine teslim olduğu Allah da sadece ol diyerek her şeye hayat verebilir.

       Bir diğer anlamı; onları kendine bağla, onları bil, tanı, onların özelliklerini iyice kavra, hayat sırlarını kendilerine özel gerçeklikleriyle öğren, kendi ilmine kat demektir. Klasik anlamda İbrahim peygamberin kasaplık yaparak kuşları parça parça ettiğini ve sonra her bir parçayı bir dağa bıraktığını düşünmek yerine, onun kuşları kendi nefsinde parça parça tahlil ettiğini, sınıflandırdığını, analiz ettiğini ve sebep ve sonuç arasındaki kopmaz bağı farkederek onları çağırdığında Allah’ın izniyle hepsinin koşarak geldiğini görmesi daha doğrudur. Çünkü Allah işleri ve bunların sonuçlarını da birbirine bağlamıştır. Eşyanın parçalarını birbirine bağsız, ilgisiz bırakmamış, sebep ve sonuçları da birbirine bağlamış aralarına bir düzen koymuştur.

      Sûrà -->10 kez

      (6:73, 18:99, 20:102, 23:101,27:87, 36:51, 39:68, 50:20, 69:13, 78:18)

     “Gökleri ve yeri hak olarak yaratan da O´dur. "Ol!" dediği gün, hemen oluverir. Sözü haktır O´nun. Sûra üfleneceği gün de mülk ve yönetim O'nundur. Âlim´dir, görünmeyeni de görüneni de bilen O´dur. O´dur Hakîm, O´dur Habîr.” (6:73)

     “O gün onları bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır.” (18:99)
        Bu ayetlerde geçen “Sur” kelimesi, esasen Türkçeye çevrilmemektedir. Bu haliyle içine “üflenen” şeyin ne olduğuna dair gerçek bir bilgimiz yoktur.

      Devam edelim…

     Suretà--> 3 kez

     (40:64, 64:3, 82:8)

     “Allah odur ki, yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi biçimlendirdi ve görünüşünüzü güzel yaptı, sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah´tır sizin Rabbiniz! Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!”(40:64)

     “Gökleri ve yeri hak olarak yarattı; sizi biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel yaptı. Yalnız O´nadır dönüş.” (64:3)

     “Dilediği herhangi bir biçimde seni oluşturdu.” (82:8)

      Altı çizili kelimeler anlaşılacağı üzere “sur” kökünün türevleridir. Bilhassa son ayette geçen “sizi biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel yaptı” ifadelerinde açıkça sur’un suret/görünüş olduğu, eylem olarak kullanıldığında “biçimlendirdi, suretlendirdi, şekillendirdi” anlamı kazandığı görülmektedir. 

      Şu durumda;

      Sura üflenmesi -->Suretlere üflenmesi, demektir.

     “Sur” kelimesi bazı kıraatlarda “Suver” diye de okunmuştur. Her iki kelime de sad-vav-ra harfleriyle yazılır. “Suver” kelimesi Arapça’da “Suretler/şekiller” anlamına gelen çoğul bir kelimedir.

      Musavvirà-->1 kez

      (59:24)

      “Allah´tır O! Halik, Bâri´, Musavvir´dir O! En güzel isimler/Esmâül Hüsna O´nundur. Göklerde ne var, yerde ne varsa O´nu tespih eder. Azîz´dir O, Hakîm´dir.” (59:24)

      El-Musavvir, Allah’ın sıfatlarındandır.“Musavvir” kelimesi “Sur” kökünün tefil vezniyle oluşturulmuş “Savvera” gövdesinden elde edilmiştir. Sur’un suret anlamına geldiğini öğrendik. “Savvera”, ise biçim vermek, bu işi yaparken de pekiştire pekiştire, apaçık ve devamlı olarak yapmak anlamına gelmektedir. Şu durumda Musavvir; KUSURSUZ BİR ŞEKİLDE BİÇİM VEREN VE BUNU SÜREKLİ YAPAN, anlamındadır.

      Devam edelim;

      Savveraà-->4 kez

      (3:6, 64:3, 7:11, 40:64)

      “Rahimlerde sizi dilediğince şekillendiren O´dur. İlâh yok O´ndan başka. Azîz´dir O, Hakîm´dir.”(3:6) 

      “Gökleri ve yeri hak olarak yarattı; sizi biçimlendirdi (ve savverakum) ve görünüşlerinizi güzel yaptı. Yalnız O´nadır dönüş.”(64:3) 

      “Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik(ve savvernakum), sonra da meleklere: "Adem´e secde edin" dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.”(7:11)

      “Allah odur ki, yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi şekillendirdi (ve savverakum) ve görünüşünüzü( surakum) güzel yaptı, sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah´tır sizin Rabbiniz! Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!” (40:64) 

      “Sur/savvera/musavvir” ilişkisini gördüğümüze göre Türkçeye de geçmiş olan “tasvir” kelimesinin aynı kökten geldiğini anlamamız da zor olmayacaktır.  Yine Türkçede kullandığımız “Tasavvur” kelimesi de “Savvera” kökünden Arapça bir sözcük olup, “Şekil verdi, resmini yaptı, fotoğrafını çekti, teferruatıyla anlattı, şekillendi, zihninde şeklini hatırladı…” gibi anlamlara gelmektedir.  Yine aynı kökten “Sûret” kelimesi de “şekil/ resim/ yüz” anlamında kullanılmaktadır.


       Sûra üflenmesi ne demektir?

       Başta da belirttiğimiz gibi Yüce Tanrının yanında yardımcı tanrılar, melekler anlayışının hakim olduğu eski dünya dinlerinin batıl algısı Kur’an çevirilerine de yansımış, rivayetler kanalıyla İslam dinine sızmış, inananların zihninde elinde bir borazanla üflemeyi bekleyen bir melek algısına dönüşmüştür. Oysa Sura üflenmesi, suretlere üflenmesidir. Tıpkı Allah’ın Adem’i yaratırken kendi ruhundan ona üflemesi gibi…

       Üflemek nedir? 

       “Üflemek” anlamına gelen “nefeha” kelimesi “nun-fe-ha” kökünden gelmektedir.   
Kur'an'da bu kökten türetilmiş kelimeler toplamda 20 kez geçiyor.


      Gövdeler:   

      19 kez نَفَخَ
      1 kez نَفْخَة
      Yine ilginç bir tevafuk olarak 19+1 dikkatinizi çekmeli…

       Kur’an’da sadece 1 kez geçen “nefha” kelimesinin yer aldığı ayetin konusuna bir bakalım.

       
فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ

       Fe izâ nufiha fîs sûri nefhatun vâhıdeh(vâhıdetun).

      “Sûra bir üfleyişle üflendiğinde...”(69:13)

      “Sur” kelimesinin “suretler” demek olduğunu anlamıştık. Yani ayetin meali şöyle olmalıdır:

      “Suretlere bir üfleyişle üflendiğinde…”

       Bilindiği üzere hücredeki ilk bilginin kaynağını bilimsel olarak açıklayamıyoruz. Beynimizde görme, işitme, tad alma vs. merkezi var fakat tüm bu işlemleri beynimiz hangi emirle yapıyor, bilginin merkezi neresi bilinmiyor. Anne rahmindeki embriyo hangi bilgiyle çoğalıp büyüyor, şekil alıyor? Onu harekete geçiren merkez neresi? Bilinmiyor. Kanaatimce suretlere ‘tek bir üfleyişle’ üflenmesi tek bir yerden kanalize olduğumuzu, tek bir merkezden bütün hücrelerimizin yönetildiğini, canlılığımızın tek bir hareketle, kuvvetle, tek bir yerden neşet ettiğini anlatıyor. O yer, o kuvvet, o merkez Allah’ın Adem’i yaratırken, “ona kendi ruhundan üflemesi” ifadesinde geçtiği üzere Allah’ın ta kendisi… Fakat bizler Allah’ın bir parçası ya da uzantısı değiliz. Çünkü Ruh sözcüğü Kur’an’da ilahi bilgi anlamında kullanılıyor; bir çeşit vahiy. Bitkilerin, hayvanların canlılığı var fakat ruhu yok. İnsanın canlılığı var fakat aynı zamanda bilinci de var. İçinde sürekli onunla konuşan, muhalefet edebilen vicdan denen ilahi bir mekanizma var. Ademi’in yeryüzünde halife kılınmasında da bu anlam saklı. Bilindiği üzere Halife kelimesi;

        *Sonradan gelen
        *Muhalefet edebilen, anlamlarına geliyor. 

Evrimsel süreç gereği yeryüzünde yaşayan insanımsı varlıklardan ‘sonra gelen’ ve bilinç düzeyi olarak onlardan üstün olan yani durum değerlendirmesi yapabilen ‘muhalefet edebilen’ bir varlıktır insanoğlu... İşte bu insana üflenen Ruh’tur.

        İlk yaratışta bizleri nasıl yarattıysa vefat edip toprak olduğumuzda da bizi yaratacak olan Rabbimizdir. Gece ile gündüzün arka arkaya gelmesi, yeryüzünün her kış ölümünden sonra her baharda yeniden diriltilmesi gibi insanoğlu da canlılığını yitirdiğinde bu dünyaya tekrar reenkarne olarak dönecek ve bilincini, benliğini, özünü gereği gibi Hakka adayana kadar bu döngü böylece devam edecektir.

         Rabbimizin ‘suretlere üflemesi’ bundan başka bir şey değildir.
_________________________________________
    

*R. İhsan Eliaçık’ın konuyla ilgili şu makalesinden alıntı: http://www.ihsaneliacik.com/2009/03/16/gayb-nedir-2-melek-seytan-cin-ruh/

Yeniden Yaratılışla İlgili olarak…

Döndürülenler kimlerdir?