30 Kasım 2017 Perşembe

MAİDE NE DEĞİLDİR?



“Maide”, bildiğin sofra değildir.

Kur’an’ı Kur’an’la açıklayacak ve anlayacaksak, maide sofra değildir.

Sofra değil de nedir?

Henüz tam olarak bilmiyorum ama en azından sofra olmadığını biliyorum. Umarım en azından yolu yarılamışızdır…

Ola ki bilmeyenler için kıssasını da alıntılayalım;

111.Hani bir de, "Bana ve Peygamberime iman edin" diye Havariler’e vahyetmiştim. Onlar da "İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol" demişlerdi.
112.Hani Havariler de, "Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir maide indirebilir mi?" demişlerdi. İsa da, "Eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının" demişti.
113.Onlar, "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlerden olalım" demişlerdi.
114.Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir maide indir ki; bizim için bir bayram olsun ve öncemiz ve sonramız için de... Ve senden bir delil olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.
115.Allah da, "Ben onu size indirmekteyim. Ama ondan sonra sizden her kim inkar ederse artık ben ona kainatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" demişti.

Maide suresinde yer alan bu ayetlerde, Allah’ın Havariler’e vahyetmesinden ve İsa ve Havariler arasında geçen bir konuşmadan söz ediliyor.

Allah-u Teala, Kur’an’ın pek çok yerinde vahiy olgusundan söz ediyor ve vahyin sadece peygamberlere yönelik olmadığını da haber veriyor. 

Kur’an’da bunun pek çok örneği var; Musa’nın annesine, İsa’nın annesine, bal arısına ‘vahyedildiğini’ biliyoruz. Allah’ın kullarından dilediğini ‘Ruhundan’ desteklediğini de...Bir çeşit ilham, ilahi bilgilendirme, kuvvetli bir sezgi olarak da anlaşılabilecek vahiy olgusu çeşitli şekillerde vuku buluyor.

Şöyle ki:

“Allah, bir beşerle ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur yahut izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. Allah yücedir; hikmet sahibidir.” (Şura:51)

Şu durumda Havariler’in Allah’tan vahiy almış olmalarının şaşılacak bir yanı yok. Ancak vahye mazhar olduktan sonra mucize talep etmiş olduklarını düşünmek şaşırtıcı. Çünkü iman edip teslim olan kişi ya da kişiler mucize talep etmezler. Havariler de iman ve teslimiyetlerine Allah’ı şahit tuttuklarına göre elbette onlar da mucize beklemediler.

Söz konusu ayetlerin sıralamasına dikkat edilirse önce Havariler’in vahiy yoluyla Allah’a ve Resulüne iman ettikleri görülmektedir. Havariler’in vahiy almasına sebep olan olayın da hemen akabindeki ayette geçen maide meselesi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ‘hani, o zaman ki, vakta ki…’ gibi ifadelerle çevrilen ‘iz’ edatı bize söz konusu olayın bağlı olduğu sebebi ve zamanı haber vermektedir. Yani olay aktarımında, sonucun önce söylenip ardından sebebinin ortaya konması gibi...Havariler, ‘maide’ şeklinde onlara sunulan bir vahye muhatap olmuşlar ve ardından Allah’a ve resulene iman ederek, teslimiyetlerini ortaya koymuşlardır.

Havarilerin maideden önce ne durumda olduğunun bir göstergesi de; ‘Ey İsa, Rabbin…’ diye söze başlamalarından anlaşılmaktadır. Henüz Allah’ı Rab olarak benimsemedikleri buradan da açıkça görülmektedir.

İsteklerini tam olarak şöyle gerekçelendirirler:

13- Onlar, "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlerden olalım" demişlerdi.

Henüz iman etmedikleri ve şahitlerden olmadıkları burada da görülüyor. İsa Mesih’in onlara Hak davayı anlattığı fakat onların henüz bunun doğruluğundan emin olamadıkları anlaşılıyor. Yani burada iman edenlerin mucize talebi değil, henüz imanı tam olarak yerleşmemişlerin ispat ve delil beklentisi yer almaktadır.

İsa peygamber bu talep karşısında ne yapar?

İlk sözü; “Eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının”, şeklindedir.

Bu sözden İsa peygamberin onları ‘Allah’tan sakınma’ noktasında kusurlu bulduğu anlaşılmaktadır.

Allah’tan sakınanların vasıfları nelerdir?

“Elif, Lam, Mim. Bu kitap, onda hiç kuşku yoktur ve sakınanlar için rehberdir. Onlar ki gaybe inanırlar ve dayanışmayı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar ve onlar sana indirilene de senden önce indirilmiş olana da iman ederler çünkü onlar ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler onlardır, mutluluğa erişecek olanlar da…” (2:1-5)

Dikkat edilirse havariler’in maide beklentisinin altında şu gerekçeler yatmaktaydı:

*O’ndan yemek
*Kalplerinin yatışması
*Elçinin doğru söylediğini anlamak
*Şahitlerden olabilmek

Muttakilerin/sakınanların vasıfları ise…

*Gaybe inanmak
*Dayanışmayı sağlamak
*Kendilerine verilen rızıktan dağıtmak
*Önce ve sonra indirilen kitaplara inanmak
*Ahirete/sona inanmak

Havarilerin muttaki olma noktasında eksikleri olduğu anlaşılmaktadır. İsa peygamber, onların isteğini yerine getirmesi için Rabbine yalvarır. Ancak Havariler’in Maide beklentisi ile İsa peygamberin Maide algısı birbirinden farklıdır. Maide’yi Havariler istemiş olsa da, İsa peygamber sürekli ‘biz’ diyerek, bu talebi şöyle duaya çevirir:

Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir maide indir ki; bizim için bir bayram ve öncemize ve sonramıza da ve senden bir delil olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.

Çok ilginç bir ayet…

“Gökten inen bir maide”, önce oraya bakalım.

Arapça’da ‘nez-ze-le’ fiili indirmek anlamında olmakla beraber herzaman yukarıdan aşağıya somut olarak bir nesneyi indirmek anlamına gelmez.

Türkçe’de bile;
program indirmek-->yüklemek
gönül indirmek--> kendisine yakıştıramadığı bir şeye razı olmak
koltuğundan indirmek-->yerine geçmek, gibi mecaz anlamlar yüklenmiştir.

Kur’an’da Allah’ın elçilerine “Kitap indirdik” dediğinde gökyüzünden ciltli bir kitap inmediğini yahut “Sizin için takva elbisesi indirdik” dediğinde de yukarıdan yeryüzüne somut bir elbise indirilmediğini tahmin ederiz. Aynı şekilde “Maide indirilmesi” dendiğinde de illa bunun somut bir anlamı olacağı varsayılamaz.

Peki, gerçek ya da mecazen indirilen bu “Maide” nedir?

Geleneksel çevirilerde “Maide” kelimesine “sofra” anlamı vermeyi tercih etmişler. Bu anlam kafama yatmıyor. Eğer en başta söylediğim gibi Kur’an’ı, Kur’an’la açıklayacaksak, maide kelimesi ‘sofra’ olamaz.

Şöyle ki;
Kur'an'da bu kökten türetilmiş kelimeler toplamda 5 kez geçiyor.
3 kez تَمِيدَ (temide)
2 kez مَائِدَة (maide)

“Sizi çalkayıp sarsar diye yerküreye ağır dağlar, ırmaklar, yollar koydu. İyiye ve doğruya ulaşmanız umulmaktadır.” (16:15)

“Yerküreye, onları çalkalamasın diye bir takım dağlar diktik. Ve orada geniş geniş yollar açtık ki, doğru gidebilsinler.” (21:31)

“Gökleri direksiz, desteksiz yarattı; görüyorsunuz onları. Ve yeryüzüne, sizi çalkalayıp sendeletmesin diye ağırlıklar, dayanaklar bıraktı ve orada her çeşit hayvanı yaydı. Gökten bir su indirdik de orada her türlü cömert ve bereketli çifti filizlendirdik.” (31:10)

Yukarıda altı çizili kelimeler maide kelimesi ile aynı kökten; “me-ye-de”
Nasıl oluyor da “sarsmak, çalkalamak, sendeletmek” anlamına gelen bir kelime ism-i fail (sıfat fiil) formuna girince “sofra” anlamı kazanıyor?

Kanaatimce Havariler’in “Bize gökten bir maide indir ki ondan yiyelim…” demiş olmaları yıllar yılı maidenin bir sofra olabileceği, ancak bir sofradan yenilebileceği algısını doğurmuştur. Oysa “Ondan yemek”; onun sonuçlarından faydalanmak anlamına da gelir.

“Maide” kelimesinin Kur’anî anlamlarına bakarak bu kelimeye; “sarsan” ya da “sarsıntı veren/tetikleyen” demeyi tercih ederim. Gökten indirilen bir sarsıntı verici, bir tetikleyici… Ne olabilir, bilmiyorum. Ama tatlı-tuzlu gıdalarla dolu, bir anda gökyüzünden iniveren, zengin bir sofra olmadığı kesin…

İsa peygamber, Maide’nin nasıl bir etki bırakmasını istemiştir, şimdi ona bakalım:

114.Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki; bizim için bir bayram ve öncemize ve sonramıza da ve senden bir delil olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.

Maddeleyelim;

*Bizim için bir bayram(?)
*Öncemiz ve sonramız için de…
*Senden bir ayet/delil

Bayram kelimesine soru işareti bıraktım. Elbet bir sebebi var. Tıpkı maide kelimesi gibi bu kelime de mealcilerimizin geleneksel olarak çevirdikleri ve sanırım üzerinde hiç düşünmedikleri bir kelime...

Eğer bayram diye çevrilen “IYD” kelimesinin köküne ve türevlerine bakacak olursak, bu kelimenin Kur’an’da defalarca geçtiğini ve Maide:114 hariç hiçbir yerde ‘bayram’ anlamına gelmediğini görürüz.

Kur'an'da bu kökten türetilmiş kelimeler toplamda 63 kez geçiyor.

Gövde(ler)
18 kez أُعِيدُ
1 kez عَائِدُون
18 kez عَادَ
24 kez عَاد2
1 kez عِيد
1 kez مَعَاد

Ne ilginçtir ki bu ayetlerde ‘a-ve-de’ kökü ve türevleri;

*Tekrarlamak
*Yeniden diriltmek
*Döndürmek
*Göndermek
*İade etmek
*Geri çevirmek
Anlamlarına gelmektedir.

Ayetleri inceleyiniz:

10:4, 10:34, 17:51, 17:69, 18:20, 20:21, 20:55, 23:107, 24:17, 36:39, 21:104, 22:222, 27:64, 29:19, 30:11, 30:27, 32:20, 8:19, 8:38, 14:13, 34:49, 71:18, 85:13, 44:15, 2:275, 5:95, 6:28, 7:29, 7:88, 7:89, 17:8

Bunların yanı sıra “Ad Kavmi” olarak bilinen kavmin ismi de aynı kökten olup, pek çok ayette geçmektedir:

7:65, 7:74, 9:70, 11:50, 11:59, 11:60, 14:9…

Iyd, kelimesinin anlamlarına bakıldığında bunun ‘bayram’ olarak algılanmasına imkan yoktur. Bütün anlamlarında ‘yeniden geliş/dönüş/diriliş’ olgusu baskındır. Hatta Türkçemizdeki ‘iade etmek’ eylemi de Arapça asıllıdır ve ıyd kökünden gelme, ‘geri verme/döndürme’ anlamına gelen bir sözcüktür.

Şu durumda İsa peygamberin;
“Bizim için bir IYD olsun…” sözüne bambaşka bir anlam vermek daha doğrudur.
İsa Mesih’in yeniden dünyaya gelişi ve reenkarnasyon konusunda süregelen görüşlerimizi destekleyen bir tanımlama olarak bu kelimenin altını kalın çizgilerle çizerim.

“Bizim için yeniden bir geliş/diriliş/dönüş olsun…”

Sadece bizim için mi?

“…öncemiz ve sonramız için de…”

İsa Mesih böyle söylemekte…

Bu ifade, Yeni Ahit’in Vahiy kitabında yer alan ve İsa’ya ait olduğu söylenen; “Ben alfa ve omegayım” ifadesini hatırlatmakta…

Alfa ve Omega; Yunan alfabesinin ilk ve son harfleri…İsa Mesih, Mesihî davanın ilki ve sonrası olduğunu söylemişe benziyor. Ve geçmiş kitapları ‘doğrulayan/musaddik’ olan Kur’an-ı Kerimimiz yine İsa’nın ağzından ‘öncemiz ve sonramız için...’ diyor, çok düşündürücü…Bizden öncekiler ve sonrakiler, demiyor. Üstüste ‘biz’ vurgusu ihmal edilmemeli…

İsa kimdi? El-Mesih... Mesih'i ilk olarak Tevrat müjdeledi. Ayette bahsedilen "Öncemiz" ile bu kastediliyorsa, "Sonramız için bir kanıt" da Kur'an'ı kapsıyor olabilir mi? Veya bunlara ek olarak "Bizim için bir kanıt olsun" denilen şey Mesih’in ortaya çıkışı ile Mesih eliyle tamamlanması ve böylece Mesih’in Mesihliğine kanıt olacak olan Kur'an ve Tevrat'ta ki 19 mucizesinin tüm parametrelerinin apaçık olarak ortaya çıkarılması olabilir mi? *

Ve devamında;
“…senden bir ayet/gösterge/delil olsun.” Diyor.

Öyle bir Maide ki, indirildiğinde yeniden dirilişe vesile olacak, İsa Mesih’in hem öncesine hem sonrasına delil olacak. Daha ne olsun?

O Maide; Kur’an yani Son Vahiy yani Şalom Antlaşması olabilir mi?

İsa Mesih’in yeniden dünyaya gelişinde Ruh’ul-Kudüs’ün ilhamıyla tüm insanlığa yeniden sunacağı, onunla bütün ezberleri bozacağı, önyargıları darmadağın edeceği, körlerin gözünü açacağı, ölüleri dirilteceği bir Maide… Allah’ın indirip durduğu, indirmekte olduğu bir Maide...

O gün bizim için hayatımızı yeniden gözden geçireceğimiz, yeni bir ruhla, yeni bir bakışla Allah’ın kitabını okuyacağımız bir diriliş günü olabilir mi?

Olsun inşallah...

                     ("Allah'ın Yardımcıları Olun", 2017, Cinius Yayınları, s.78)
__________________________________________________

           * 114 Forum Üyesi





28 Kasım 2017 Salı

KUTSALLIĞIN RUHU


Ne hazindir ki ‘Kutsal Ruh’ deyince ilk aklımıza teslis inancı geliyor; Baba, oğul, Kutsal Ruh… Ve derhal Kur’an-ı Kerim’in;
“Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah’a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. O’nu Meryem’e yöneltmiştir ve O’ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah’a ve elçisine inanınız; “Üçtür” demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek ilahtır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (4:171) Ayeti çoğumuzun zihninde çağıldıyor da bir ‘estağfirullah’ çekiyoruz. Şirke bulaşma korkusu taşımak elbette güzel ama bu bizim ‘Kutsal Ruh nedir?’ diye düşünmemize de engel olmamalı. ‘Baba ve oğul’ ifadelerini uzmanına bırakarak ( Mevcut İncillerde bu ifadelerin nasıl ve ne zaman kullanıldığına dair detaylı bilgi için bkn:Taner Eon Demirci Lopez; “Evanjellerdeki Evrim Teorisi”) Ruh ve Kutsal Ruh nedir, diye Kur’an temelli biraz kafa yorduğumda bu ifadelerin Kur’an’da defalarca zikredildiğini görüyorum.
Öncelikle ‘Kutsal Ruh’ yerine ‘Kutsallığın Ruhu’ tabirini kullanmamız gerektiğini belirtmeliyim. Çünkü ‘Ruh’ul-Kûdüs’ bir isim tamlamasıdır ve ‘Kudüs’ün/Kutsallığın Ruhu’ anlamına gelir. ‘Kutsal Ruh’ şeklinde söylendiğinde bir sıfat tamlamasına dönüşmüş olur ve Ruh’un niteliğinden söz edilmiş gibi, Kûdüs; Ruh’un bir sıfatı yapılır. Oysa burada ruhun niteliği değil, aidiyeti söz konusudur. Yani Ruh, Kûdüs’e /Kutsallığa bağlanmıştır.
‘Kutsallık kimdendir?’, diyecek olursak;
“Göklerdekiler ve yerdekiler o Melik, O Kûddüs, O Azîz, O Hakîm Allah´ı tespih ediyor.” (62:1)
“Öyle Allah ki O, ilah yok O´ndan gayrı! Melik, Kûddüs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir. Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır.” (59:23) Ayetleri karşımızda ışıldar.
Kûdüs/Kutsallık Allah’tandır. Bir yerin mukaddes/kutsal kılınması da Allah’ın belirlemesi iledir: "Benim ben, senin Rabbin! Hadi, pabuçlarını çıkar; sen mukaddes vadide, Tuva´dasın." (20:12) ayetinde olduğu gibi…
Kutsallığın Ruhu, Adem’in yaratılışı söz konusu olduğunda; “Ona ruhumdan üflediğim zaman…” (15:29) şeklinde karşımıza çıkar. Ruh, Allah’a nispet edilir.
İsa Mesih’in doğumuyla ilgili ayetlerde de sürekli; “Kendinden bir ruhla…” (4:171) ifadeleri hatırlanmalıdır.
Meryem’e; “Ruhumuzu gönderdik…”(19:17) ifadesinde de aynı aidiyet vurgusu vardır.
Ruh nedir?
Ruh kelimesi ‘reveha’ kökünden olup bu kökten Kuran’da toplam 57 kelime geçmekte ve bunlardan 21 tanesi “ruh” ve türevlerinden meydana gelmektedir:
2:87, 2:253, 4:171, 5:110, 15:29, 16:2, 16:102, 17:85, 19:17, 21:91, 26:193, 32:9, 38:72, 40:15, 42:52, 58:22, 66:12, 70:4, 78:38, 97:4
Bu ayetler incelendiğinde Ruh’un, Allah’a nispet edildiği ve insana yönelik olduğu görülmektedir. Ruh; ‘bir vahiy, bir öz, bir çeşit varlık bilgisi, bilgelik, ilahi esin’ olarak anlaşılmaktadır.
Hayvanların ya da diğer canlıların vahye muhatap olması ise bir bilinçlilik halinden çok görevlerinin aynıyla kendilerine kodlanması olarak anlaşılmaktadır. Yani onlar yeme, içme, barınma vb. ihtiyaçlarını kendi türlerine göre giderebilme yetilerini, insanlar gibi deneme-yanılma yoluyla öğrenmezler. Onlara görevleri ruh ile değil vahiy ile tanımlanmış, genlerine işlenmiştir:
“Ve bir de, Rabbin arıya: “Dağlarda, ağaçlarda ve insanların hazırladıkları kovanlarda, kendine yuva edin” diye vahyetti…” (16:68)
Ya da gökyüzünün yaratılışından şöyle bahsedilmiştir:
“Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti.” (41:12)
Bu ayetlerden yola çıkarak vahyin hem insanlara hem diğer canlı ve cansız varlıklara yönelik olduğunu anlarız. İnsana yönelik vahiy söz konusu olduğunda Rabbimiz, peygamber ya da salih kullar ayrımı yapmaksızın vahyin ‘bir beşere’ yönelik olduğunun da altını çizer:
“Allah bir beşerle ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur yahut izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. Allah yücedir, hikmet sahibidir.” (42:51)
Peygamber olmadığı halde bir beşerin vahiy aldığı vakidir ve örneği yine Kur’an’dadır:
“Ve Musa'nın anasına, onu emzir, bir tehlikeye uğramasından ürkersen at onu nehre ve korkma, tasalanma, şüphe yok ki biz, onu sana tekrar veririz ve onu peygamberlere katar, peygamber yaparız diye vahyettik.” (28:7)
Ruh ise vahiyden farklı olarak sadece insan türüne mahsustur:
“Kendi emrinden Ruh ile melekleri, kullarından dilediğine indirip şu gerçeği insanlara bildirin, buyuruyor: Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Ancak benden korkun. “ (16:2)
Ruh ile inen ‘melekler’ yani ‘melek-e-ler’dir: Allah’ın güçleri… Ve bu güçler, ayette geçtiği üzere ‘inerler’(nezzele). Nazil olmakla, nezzele olmak arasındaki fark; ‘Nezzele’, fiilinde tedriciliğin esas olması yani bir sırayla, yavaş yavaş gerçekleşen bir durumdan söz ediliyor olmasıdır. Allah, kullarından dilediğine Ruh’unu indirir. O seçilmiş kullar, insanlara önderlik yaparlar. Amaç, Allah’tan başka ilah olmadığını ve ancak Allah’tan sakınılması gerektiğini diğer insanlara bildirmeleridir.
Ruhtan soranlar…
Ruh kavramı söz konusu olduğunda ilk akla gelen ayeti mercek altına alalım:
“Ve sana Ruh’tan sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size, İlim’den pek az bir şey verilmiştir.” (17:85)
‘Ruh’ kelimesini büyük harfle yazışım ayetin aslına uyma gayretimdendir. Çünkü ayetin Arapçasında bu kelime elif-lam’lı yani marife (belirli/özel) olarak; ‘El-Ruh’ şeklinde geçiyor. Soru-cevap üslûbu da gözden kaçmamalı. Birileri ‘Ruh’ olarak adlandırılan, daha önce adını duydukları, bildikleri, bahsi geçen bir durum/nesne/varlık/olay hakkında soruyorlar. Bu olay, olgu, nesne ya da varlığın ‘özel ve tanınmış’ olduğu halde ‘bilgisinin uzak’ olduğunu kullanılan harf-i cer’den de anlıyoruz. Şöyle ki;
* Arapça’da, Min (مِنْ) ‘den-dan’ mânâsındadır ve ibtida (başlangıç) içindir.
* An (عَنْ) ise hem ‘den-dan’ mânâsındadır hem de ‘hakkında’ anlamı verir ve mücaveze (uzaklaşma) içindir.
Ayette “Anir ruhi…” şeklinde geçmektedir. Yani insanların ‘Uzak gördükleri fakat adını bildikleri Ruh hakkında’ sorduklarını düşünebiliriz. Ve cevaben de onlara, öncelikle ‘Ruh’un Rabbin emrinde’ olduğu bilgisinin verildiğini görüyoruz.
“Min emri Rabbi…”
‘Min’ edatının hem ‘den/dan’ hem ‘başlangıç’ mânâsında olduğunu belirtmiştik. “Rabbimin emrindedir” demek ‘Emrin-den-dir’ demek olur. Hem O’nun işidir, hem O’nun işin-den-dir, başlatmak O’na aittir…
Allah’a ait olan bu işin/olgunun/varlığın bilgisi ise Size İlim’den pek az verilmiştir” denilerek ortaya konmuştur. Soru-cevap üslubu ve “De ki” ifadesi bu sözün öncelikle Ruh’tan soranlara verilmiş bir cevap olduğunu ortaya koymaktadır. Yani Elçi, ‘Bize…’ diyerek kendini de az bilenler sınıfına katmamıştır. Şu durumda Muhammed Peygamberin getirdiği Kitap, Ruh hakkında çok daha fazlasını içerir. Evet, yanlış duymadınız. Daha fazlasını içerir! Önceki ümmetlere bu ilmin pek azı verilmişken Kur’an’la bu bilginin daha fazlası insanlığa sunulmuştur.
Kur’an’ın kim tarafından ve nasıl indirildiğine dair başka bir beyanda Kutsallığın Ruhu’nun işlevinden söz edilerek bu bilginin işlevi daha net ortaya konmuştur:
“De ki: “O’nu Rabbinden hak ile iman edenleri güçlendirmek için ve teslim olanlara, hidayet ve müjde olarak Ruh’ûl-Kûdüs indirdi.” (16:102)
Ruh’ul-Kûdüs;
Gerçek ile,
İman edenleri güçlendirmek için
Teslim olanlara doğruluk rehberi ve müjde olarak
O’nu indirir.
O zamiriyle kastedilen Kur’an vahyidir.
Kutsallığın Allah’tan olduğunu, Ruh’un da bir öz olduğunu anladık. Diğer peygamberlere de bir takım vahiyler geldi, kitaplar indi, hepsi Tevhid inancı noktasında aynı özü taşıyordu fakat Allah, dinini Kur’an’la tamamlayacağını duyurdu:
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, sizin üzerinize nimetlerimi tamamladım ve bana teslimiyeti sizin dininiz olarak belirledim.” (5:3)
Ruh’tan soranlara; “Size İlim’den pek az verilmiştir” (17:85) denilmesine karşılık, ilerleyen ayetlerde peygambere hitaben; “Sana Rabbinin lütfu çok büyüktür” (17:87) denilmesi de bu özün, vahye dayalı bilgeliğin yani ki Ruh’un, Kur’an’la tamamlanacağına ayrıca bir vurgudur.
İsa Mesih’in; “Allah’tan bir Ruh” (4:171) ve “Kıyamet için bir ilim/alem” (43:61) olduğu hatırlanırsa bu bilginin/ilmin/işaretin daha fazlası da kıyamete yakın ve yine Kur’an’la açığa çıkacaktır. (Ayrıntılı bilgi için bkn:https://www.youtube.com/watch?v=qS5...)
Ruh’ul-Kudüs Cebrail midir?
“Şüphesiz bu, Alemlerin Rabbinin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onunla Güvenilir Ruh senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile inmiştir. Şüphesiz bu, öncekilerin kitaplarında da vardı.” (Şuara:192-196)
Burada geçen ‘Güvenilir Ruh’ tabirine Cebrail diyenler, Ruh’un bir öz olduğunu atlamışlardır. Ayetin başında ‘indirilme’(nezzele) fiili geçmekte ardından ‘inenin’(nezele) Arapça(Yerleşik) lisanda oluşuna vurgu yapılmakta ve “Bu öncekilerin kitaplarında da vardı”, denilmektedir. Kitaplarda olan Cebrail değil, vahyin metnidir. Güvenilir Ruh, Kur’an’dır. Kur’an vahyinin test edilip onaylanabilen, matematiksel koda dayalı yapısı ona inanan insanları, emin olanlar statüsüne yükseltti. Güvenilir Ruh; Eminlik veren Öz’dür…
Halk arasında Cebrail’in dört büyük melekten biri olduğu, peygamberlere vahiy getirdiği ve kanatları gökle yer arasında, devasa büyüklükte bir varlık olduğu algısı yerleşmiştir. Oysa bu tamamen Pagan kültürden İslamiyet’e sızmış yanlış bir inançtır. Meleklerin kanatlı olması, Allah’ın melek-e-lerinin çok boyutlu olması olarak anlaşılmalıdır. Cebrail kelimesi de köken itibariyle ‘cebra/cebir’ (Parçalanmış veya birleşmesi gereken parçalar-matematik) kökünden gelir ve sonundaki ‘il’ hecesi Allah lafzına aidiyetini temsil eder. Yani Cebrail; ‘Allah’ın birleştirici gücü/matematiği’ demektir. Evrenin matematiği, hassas ayarı kadar Kur’an’ın matematiksel bir kodla korunması da bu konuya girer. Allah’ın melekeleri çok yönlü, çok çeşitli, çok boyutludur.
“Cebrail’e düşman olanlar…” (2:97) ise, Allah’ın düzenlemesine, matematiğine karşı olanlardır. Bu hassas denge hem evren, hem Kur’an için geçerlidir. Yoksa gözle görülmeyen, sadece peygamberlere indiği varsayılan, melek olarak adlandırılan soyut varlıklara düşmanlık edebilmek mümkün değildir. (Ayrıntılı bilgi için bkn. https://www.youtube.com/watch?v=ZGsvyqu3Dsc)
İsa Mesih’in Ruh’ul-Kûdüs’le desteklenmesi
“Andolsun, Mûsâ’ya Kitab’ı verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da açık deliller verdik. Onu Ruhu’l-Kûdüs ile destekledik. Demek size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldüreceksiniz ha!..“ (2:87)
“İşte bu elçiler; bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan, Allah'ın kendileriyle konuştuğu ve derecelerle yükselttiği vardır. Meryem oğlu İsa'ya apaçık belgeler verdik ve O'nu Ruhu'l-Kudüs'le destekledik. Şayet Allah dileseydi, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, onların peşinden gelenler, birbirlerini öldürmezdi. Ancak ihtilafa düştüler; onlardan kimi inandı, kimi inkâr etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Ama Allah dilediğini yapandır.” (2:253)
Bu ayetlerde Elçilerin birbirlerinden farklı özelliklerine vurgu yapılarak onların nitelikleri hakkında bize bilgi veriliyor. Meryem Oğlu İsa’nın Ruhu’l-Kûdüs’le desteklendiği söyleniyor. “Ruhu’l-Kûdüs ne ola ki?” dememiz gerekirken başta da belirttiğim endişe yüzünden bu durumu görmezden geliyoruz. Elçilere verilen kitaplar, açık deliller zaten vahiy yoluyla geldiğine göre Meryem Oğlu İsa’nın Kutsallığın Ruhu’yla desteklenmesi/güçlendirilmesi ne demek oluyor? Allah-ü Teala, İsa’ya açık delilleri ‘Ruhu’l-Kûdüs’le indirdik’, diye buyurmamış da “Açık deliller verdik ve Ruhu’l-Kûdüs’le güçlendirdik” demiştir. Bu ne demektir? Bu İncil’in vahyinden ayrı bir olgu mudur?
Bu sorunun cevabını yukarıda da belirttiğimiz Nahl suresi;102 ayetinde arayalım:
“De ki: “O’nu Rabbinden hak ile iman edenleri güçlendirmek için ve teslim olanlara, hidayet ve müjde olarak Ruh’ûl-Kûdüs indirdi.” (16:102)
İndirilen nedir?
Kur’an’dır.
İsa ne ile güçlendirilmişti?
Ruh’ul-Kûdüs’le…
Ruh’ul-Kûdüs ne indirmiştir?
Kur’an vahyini…
İsa ne ile güçlendirilmiştir?
Kur’an vahyiyle…
Meryem Oğlu İsa, ilk gelişinde kendinden altı yüz sene sonra gelecek bir elçiyi müjdelediği gibi (16:6), ikinci gelişinde o elçinin getirdiği Kitabın bilgisine sahip olarak insanlığa önderlik yapacaktır. Çünkü Allah onu Ruhu’l-Kûdüs’le desteklemiş ve annesine;
“Ve ona Kitap ve Hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek ve O’nu İsrailoğullarına elçi yapacak” (3:48-49) diye vaad etmiştir.
Kitap ve Hikmet; Kur’an’dır.
Kur’an; Ruhu’l-Kûdüs’le indirilmiştir.
Ve İsa Mesih, Ruhu’l-Kûdüs’le desteklenmiş/güçlendirilmiştir.
İman ederiz.

                     ("Allah'ın Yardımcıları Olun", 2017, Cinius Yayınları, s.54)