25 Aralık 2017 Pazartesi

İBRAHİM'İN KUŞLARI





Kur’an kıssalarının bizlere “Hak ile” anlatıldığı ve her birinin “akıl sahipleri için bir öğüt” olduğu sık sık tekrar edilse de kimimiz bu kıssaları fantastik maceralar olarak görmeye devam ediyoruz.

“Andolsun, bu Kur'an'da insanlar için biz her örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsan, her şeyden çok tartışmacıdır. “ (Kehf:54)

“Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am:38) gibi ilahi kelamlar ışığında Kur’an kıssalarının göndermelerini yine Kur’an’dan ve yine Kur’an’ı tertil üzere okuyarak anlamaya çalıştığımızda çok değerli sonuçlara ulaşabiliriz.

Bugünlerde anlamaya çalıştığımız kıssalardan biri de; İbrahim peygamber ve kuşları...

114 Forum’dan “Hasbuna Kitabullah” takma adını kullanan bir arkadaşım, konuyla ilgili olarak: “Kur'an okuması yaparken 2:260 ayeti dikkatimi çekti. O ayette ibrahim'den yapması istenen şey; kuşları parçalaması değil de vücutlarının bir parçası konumunda olan yumurtalarını dağlara bırakması, böylece o kuşların yumurtadan çıkan yavrular olarak be'as edildikleri ve İbrahim'i tanıyarak onun eğitimini hatırladıkları anlatılmak isteniyor olabilir mi?” şeklinde düşüncelerini benimle paylaştı.

Daha önce “Suretlere Üflendiğinde” başlıklı yazımda bu konuya şöyle değinmiş idim:

“Hani İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabbim, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dördünü al, onları kendine ısındır, alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (2:260)

Bu ayette geçen “fe-sur-hinne ileyke” ifadesi “onları kendine ısındır, alıştır” şeklinde tercüme edilmektedir. Bu emrin öncelikli anlamı; “onları kendine alıştır, sana itaat etmelerini öğret” demektir. Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı çevirisinde, ilgili ayetin dipnotunda dediği gibi; “Eğer insan kuşları çağrısına uyacak şekilde eğitebilirse ki kesinlikle o güce sahiptir öyleyse her şeyin iradesine teslim olduğu Allah da sadece ol diyerek her şeye hayat verebilir.”

Bir diğer anlamı; Elmalılı Hamdi Yazır’ın Elmalı Tefsiri’nde belirttiği üzere; “Onları kendine bağla, onları bil, tanı, onların özelliklerini iyice kavra, hayat sırlarını kendilerine özel gerçeklikleriyle öğren, kendi ilmine kat”, demektir.
                                                                            
Klasik anlamda İbrahim peygamberin kasaplık yaparak kuşları parça parça ettiğini ve sonra her bir parçayı bir dağa bıraktığını düşünmek yerine, onun kuşları kendi nefsinde parça parça tahlil ettiğini, sınıflandırdığını, analiz ettiğini ve sebep-sonuç arasındaki kopmaz bağı fark ederek onları çağırdığında Allah’ın izniyle hepsinin koşarak geldiğini görmesi daha mantıklıdır. Çünkü Allah işleri ve bunların sonuçlarını da birbirine bağlamıştır. Eşyanın parçalarını birbirine bağsız, ilgisiz bırakmamış, sebep ve sonuçları da birbirine bağlamış aralarına bir düzen koymuştur.

(Yazının tamamı için bkn:https://www.facebook.com/notes/mihr...)

İbrahim peygamberin kuşları ‘parça parça’ etmediği kesindi ancak “onlardan bir parça”nın ne olduğu hâlâ bizim için açık değildi. Ta ki söz konusu arkadaşımın 2:260 ayetinde geçen bu ifadeyi sadece akıl yürüterek; “vücutlarının bir parçası olan yumurtalar” şeklinde anlamaya çalışmasıyla yeni bir ufuk açılmış oldu. Araştırmalarımız sonucu bu meselenin Kur’anî delilleri olduğunu görmek de bizim için şükür vesilesiydi.

Yöntemimiz yine aynıydı; Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya çalışmak...

Ayette “onlardan bir parça” ifadesinde geçen“cüz” kelimesinin Kur’an’daki kullanımlarına baktığımızda bu kökten türetilmiş kelimelerin sadece 3 kez geçtiğini gördük. İlki malum 2:260 ayetiydi, diğer ikisine ise beraber bakalım:

“Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.” ( 15:44)

Hicr suresinde yer alan bu ayette ‘yedi kapısı olan’ cehennemdir. Cehennem’in her kapısına “onlardan bir bölük/ parça” ayrılması kanaatime göre; cennete erişemeyen ve günahları yüzünden dünya cehennemine mahkum olan insanoğlunun reenkarnasyon tecrübesini anlatmaktadır.
(Reenkarnasyon kelimesini duyar duymaz tüyleri diken diken olanlara; “Selametle!” diyor ve okumaya devam edecek olanlara şu çalışmamı da tavsiye ediyorum: 


Diğer ayette ise melekleri -haşa- Allah’ın kızları olarak tanımlayan müşriklere bir reddiye vardır: 

“Kullarından O’na bir pay çıkardılar/bir parça isnat ettiler. Hiç kuşkusuz, insan apaçık bir nankördür. Yoksa Allah, yarattıkları arasından kızları kendisine aldı da oğulları size mi ayırdı? ” (43:15-16)

Ayette “evlat/çocuk/kız/oğul” yerine “bir cüz/parça” ifadesi geçmektedir.

İbrahim kıssasına dönersek; “onlardan(kuşlardan) bir cüz” ifadesi de buna benzemektedir. İbrahim peygamberin kuşları parça parça etmediğini ama onların “yumurtalarını” dağlara bıraktığını düşünmemiz pekala mümkündür. Çünkü ‘cüz’ kelimesi 43:15’te ‘evlat’ anlamında kullanılmıştır. Kuşların yavrusunun da yumurtadan çıktığı düşünülürse, dağlara bırakılanın bir yumurta olması olasıdır. Daha da manidar olan İbrahim ve kuşlarla ilgili olayın bir öncesinde, ‘yüz yıl uyuyan ve sonra yeniden dirilen adam’ın örneğinin yer almasıdır:

“Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir." (2:259)

Sormamız gereken soru şu:

Yüz yıl ölü olarak bırakılan bu adam nasıl dirilmiştir?

Cevabı yine aynı ayetin içinde bulabiliriz:

“Kemiklere bir bak nasıl bir araya getiriyoruz sonra da onlara et giydiriyoruz?”

Dikkat edilirse; “kemikler-ine” değil “kemiklere” denilmektedir. Bu adamın bir oluşu/yaratılışı gözlemlediği ortadadır. Hatta kendisine; “yiyeceğine, içeceğine, eşeğine” bakması tavsiye edilir. Yeniden diriltilen ve bir gözlem yapan bu adam, uyandığında ne kadar kaldığını dahi bilememektedir. “Kemiklere et giydirilmesi” ise tıpkı bebeğin yaratılışına benzemektedir:

“Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.” (Müminun:14)

Bu adam, bir anda kendisine sihirli bir değnek dokunmuş gibi, bir yetişkin olarak dirilmemiştir. Yüz yıl boyunca toz toprak olan cesedi, Allah’ın takdiriyle yeniden bir bebek olarak dünyaya gelmiştir. Bu kişi, insanın yaratılışı hakkında bilgi sahibi olunca yani Kur’an’ın ifadesiyle; “Kendisine bunlar apaçık belli olduktan sonra” şöyle diyecektir: “Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç yetirendir.”

İnsanın bir bebek olarak reenkarne olabileceğine dair bir örneğin ardından, Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini merak eden İbrahim’in örneğinin gelmesi manidardır. İbrahim’in test edebildiği bu diriliş, diğer insanlar için de mümkün olmak zorundadır. Aksi takdirde bir peygamber bile tam olarak inanamamış ve bir mucizeye ihtiyaç duymuşsa biz sıradan insanlar inanmasak da olur, diyenlere söyleyecek sözümüz kalmaz.

Yeniden diriliş olgusu İbrahim’in şahsında bütün insanların gözlemleyebileceği bir durum olmak zorundadır. Yüz yıl sonra yeniden diriltilen adam örneğindeki gibi bu durum; “apaçık belli olabilecek” kadar anlaşılır bir olaydır. Çünkü Allah bu adamı; “bütün insanlar için bir delil” kıldığını söylemektedir.

Yüz yıl sonra yeniden diriltilen adamla, İbrahim’in kuşları aynı surede peş peşe gelen iki örnekse kanaatimizce bu iki örnek beraber düşünülmelidir. Kuşlar nasıl ‘yumurtadan’ çıkarak bu dünyaya doğuyorsa, insanlar da annelerinin rahminden ‘bir bebek’ olarak çıkmak suretiyle, bu dünyaya geri gelecektir.

“Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”(20:55)


Allah daha iyisini bilir.

5 Aralık 2017 Salı

SÛRETLERE ÜFLENDİĞİNDE



 Elinde sur adı verilen bir borazanla milyarlarca yıldır beklediğini sandığımız bir melek var: Adı İsrafil… Beklemekten(!) moleküllerine ayrılmış hatta buharlaşmış olması gerekirken aksine kıyamete kadar yaşayacak görünüyor. Kur’an-ı Kerim dışında adı birçok rivayette, efsanelerle, masallarda, hikâyelerde geçiyor. Adını buralardan öğrenip de Kur’an’da da geçtiğini zannedenler ifadelerimi biraz sert bulacaklardır.  Onlara ellerinin altındaki kitaba bakmalarını ve bütün hikâyeleri, masalları, rivayet kitaplarını ellerinin tersiyle masanın üzerinden bir bir süpürerek aşağıya düşürmelerini tavsiye ediyoruz.

        Eski dünya dinleri bir yüce tanrının yanında ikinci, üçüncü tanrılar, yarı tanrılar, yaratmada tanrıya yardımcı melekler, olağanüstü güçlere sahip cinler, ifritler anlayışı ile doluydu. Tanrı yaratmayı ve diğer işleri direkt kendisi yapmaz; ikinci, üçüncü tanrılara havale eder, meleklerin ifritlerin inanılmaz katkılarıyla bütün işler yürürdü. Tanrının yardımcısı ikinci, üçüncü tanrılar ve yarı tanrılar bazen savaşırlar, Yüce Tanrı büyük ve erişilmez arşında bütün işleri onlara havale etmenin rahatlığıyla oturur, kavgalarını izler, küçük ve anlamlı dokunuşlarla aralarını bulur ve yaratılış böyle devam eder giderdi. Uçsuz bucaksız ülkesini oğulları arasında taksim eden bir kral, bir padişah gibi… Meleklerden ve ifritlerden oluşan ordularıyla ne zaman, kimin üzerine çökeceği de belli değildi.

Yahudi muhayyilesinde yer alan bu ‘dört büyük melek’ anlayışı ta buralardan kaynaklanmakta ve  Kur’an’ın tevhid ilkesine tamamen aykırı olduğu halde Müslümanlarca da kabul edilmektedir. Tanrının altında yüzlerce, binlerce melek, yarı tanrı vs. yerine bunlar dörde indi diye sorgusuz sualsiz kabullenmiş olmamız aslında çok ürkütücüdür.
Kur’an-ı Kerim’in tevhid(birleme) ilkesi gereği Allah’ın yaratmada ortağı olduğunu iddia etmek büyük bir şirktir:

         “Rabbiniz gökleri ve yeri altı evrede yaratan, sonra görkemli egemenliği ile iş ve oluşu çekip çeviren Allah’tır. Bu yaratma İKİNCİSİ OLMADAN yalnızca kendisinin iradesi iledir. İşte Rabbiniz Allah budur. Şu halde O’na ibadet ediniz. Bu zihin tutulması neden?” (Yunus; 10/3)

        “Çünkü Allah birdir (Ehad) ve isimleri, sıfatları ve melekeleri ile bölünmez bir bütündür(Samed)”*

        Bu bir tek Allah’ın binlerce, milyarlarca ismi, niteliği, melekesi, fonksiyonu, kuvveti ‘denizler mürekkep olsa ağaçlar kalem olsa’ sayılamayacak kadar çoktur ve tevhid ilkesiyle tüm bu kuvvetler O’ndadır. Yaratmada ortağı ve yardımcısı yoktur. Hâl böyle iken melek(e)leri ve peygamberleri Allah’a ortak koşan anlayış, bize elinde sur ile bekleyen bir melek algısını da kabul ettirmiştir.

       Gerçekte Sur Nedir?

       Sur; “Sad-vav-ra” kökünden türetilmiş bir kelimedir.

       Kur'an'da “Sad-vav-ra” kökünden türetilmiş kelimeler toplamda 19 kez geçiyor.

       Harika bir tevafuk! Üzerinde 19 olan bir konu daha!

       Türevlerine bakalım;

       Gövdeler:

      1 kez   “Sur”
      10 kez “Sûr”
      3 kez   “Suret”
      4 kez   “Savvera”
      1 kez   “Musavvir”

      Ayetleri inceleyelim;

      Surà -->1 kez

      (2:260)

     “Hani İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabbim, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dört tane al, onları kendine ısındır, alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz´dir, Hakîm'dir.” (2:260) 

       Bu ayette geçen “fe-sur-hinne ileyke” ifadesi “onları kendine ısındır, alıştır” şeklinde tercüme edilmektedir.  Bu emrin öncelikli anlamı; “onları kendine alıştır, sana itaat etmelerini öğret” demektir.  Eğer insan kuşları çağrısına uyacak şekilde eğitebilirse ki kesinlikle o güce sahiptir öyleyse her şeyin iradesine teslim olduğu Allah da sadece ol diyerek her şeye hayat verebilir.

       Bir diğer anlamı; onları kendine bağla, onları bil, tanı, onların özelliklerini iyice kavra, hayat sırlarını kendilerine özel gerçeklikleriyle öğren, kendi ilmine kat demektir. Klasik anlamda İbrahim peygamberin kasaplık yaparak kuşları parça parça ettiğini ve sonra her bir parçayı bir dağa bıraktığını düşünmek yerine, onun kuşları kendi nefsinde parça parça tahlil ettiğini, sınıflandırdığını, analiz ettiğini ve sebep ve sonuç arasındaki kopmaz bağı farkederek onları çağırdığında Allah’ın izniyle hepsinin koşarak geldiğini görmesi daha doğrudur. Çünkü Allah işleri ve bunların sonuçlarını da birbirine bağlamıştır. Eşyanın parçalarını birbirine bağsız, ilgisiz bırakmamış, sebep ve sonuçları da birbirine bağlamış aralarına bir düzen koymuştur.

      Sûrà -->10 kez

      (6:73, 18:99, 20:102, 23:101,27:87, 36:51, 39:68, 50:20, 69:13, 78:18)

     “Gökleri ve yeri hak olarak yaratan da O´dur. "Ol!" dediği gün, hemen oluverir. Sözü haktır O´nun. Sûra üfleneceği gün de mülk ve yönetim O'nundur. Âlim´dir, görünmeyeni de görüneni de bilen O´dur. O´dur Hakîm, O´dur Habîr.” (6:73)

     “O gün onları bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır.” (18:99)
        Bu ayetlerde geçen “Sur” kelimesi, esasen Türkçeye çevrilmemektedir. Bu haliyle içine “üflenen” şeyin ne olduğuna dair gerçek bir bilgimiz yoktur.

      Devam edelim…

     Suretà--> 3 kez

     (40:64, 64:3, 82:8)

     “Allah odur ki, yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi biçimlendirdi ve görünüşünüzü güzel yaptı, sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah´tır sizin Rabbiniz! Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!”(40:64)

     “Gökleri ve yeri hak olarak yarattı; sizi biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel yaptı. Yalnız O´nadır dönüş.” (64:3)

     “Dilediği herhangi bir biçimde seni oluşturdu.” (82:8)

      Altı çizili kelimeler anlaşılacağı üzere “sur” kökünün türevleridir. Bilhassa son ayette geçen “sizi biçimlendirdi ve görünüşlerinizi güzel yaptı” ifadelerinde açıkça sur’un suret/görünüş olduğu, eylem olarak kullanıldığında “biçimlendirdi, suretlendirdi, şekillendirdi” anlamı kazandığı görülmektedir. 

      Şu durumda;

      Sura üflenmesi -->Suretlere üflenmesi, demektir.

     “Sur” kelimesi bazı kıraatlarda “Suver” diye de okunmuştur. Her iki kelime de sad-vav-ra harfleriyle yazılır. “Suver” kelimesi Arapça’da “Suretler/şekiller” anlamına gelen çoğul bir kelimedir.

      Musavvirà-->1 kez

      (59:24)

      “Allah´tır O! Halik, Bâri´, Musavvir´dir O! En güzel isimler/Esmâül Hüsna O´nundur. Göklerde ne var, yerde ne varsa O´nu tespih eder. Azîz´dir O, Hakîm´dir.” (59:24)

      El-Musavvir, Allah’ın sıfatlarındandır.“Musavvir” kelimesi “Sur” kökünün tefil vezniyle oluşturulmuş “Savvera” gövdesinden elde edilmiştir. Sur’un suret anlamına geldiğini öğrendik. “Savvera”, ise biçim vermek, bu işi yaparken de pekiştire pekiştire, apaçık ve devamlı olarak yapmak anlamına gelmektedir. Şu durumda Musavvir; KUSURSUZ BİR ŞEKİLDE BİÇİM VEREN VE BUNU SÜREKLİ YAPAN, anlamındadır.

      Devam edelim;

      Savveraà-->4 kez

      (3:6, 64:3, 7:11, 40:64)

      “Rahimlerde sizi dilediğince şekillendiren O´dur. İlâh yok O´ndan başka. Azîz´dir O, Hakîm´dir.”(3:6) 

      “Gökleri ve yeri hak olarak yarattı; sizi biçimlendirdi (ve savverakum) ve görünüşlerinizi güzel yaptı. Yalnız O´nadır dönüş.”(64:3) 

      “Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik(ve savvernakum), sonra da meleklere: "Adem´e secde edin" dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.”(7:11)

      “Allah odur ki, yeryüzünü sizin için durulacak yer, göğü bir bina yaptı; sizi şekillendirdi (ve savverakum) ve görünüşünüzü( surakum) güzel yaptı, sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdı. İşte bu Allah´tır sizin Rabbiniz! Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!” (40:64) 

      “Sur/savvera/musavvir” ilişkisini gördüğümüze göre Türkçeye de geçmiş olan “tasvir” kelimesinin aynı kökten geldiğini anlamamız da zor olmayacaktır.  Yine Türkçede kullandığımız “Tasavvur” kelimesi de “Savvera” kökünden Arapça bir sözcük olup, “Şekil verdi, resmini yaptı, fotoğrafını çekti, teferruatıyla anlattı, şekillendi, zihninde şeklini hatırladı…” gibi anlamlara gelmektedir.  Yine aynı kökten “Sûret” kelimesi de “şekil/ resim/ yüz” anlamında kullanılmaktadır.


       Sûra üflenmesi ne demektir?

       Başta da belirttiğimiz gibi Yüce Tanrının yanında yardımcı tanrılar, melekler anlayışının hakim olduğu eski dünya dinlerinin batıl algısı Kur’an çevirilerine de yansımış, rivayetler kanalıyla İslam dinine sızmış, inananların zihninde elinde bir borazanla üflemeyi bekleyen bir melek algısına dönüşmüştür. Oysa Sura üflenmesi, suretlere üflenmesidir. Tıpkı Allah’ın Adem’i yaratırken kendi ruhundan ona üflemesi gibi…

       Üflemek nedir? 

       “Üflemek” anlamına gelen “nefeha” kelimesi “nun-fe-ha” kökünden gelmektedir.   
Kur'an'da bu kökten türetilmiş kelimeler toplamda 20 kez geçiyor.


      Gövdeler:   

      19 kez نَفَخَ
      1 kez نَفْخَة
      Yine ilginç bir tevafuk olarak 19+1 dikkatinizi çekmeli…

       Kur’an’da sadece 1 kez geçen “nefha” kelimesinin yer aldığı ayetin konusuna bir bakalım.

       
فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ

       Fe izâ nufiha fîs sûri nefhatun vâhıdeh(vâhıdetun).

      “Sûra bir üfleyişle üflendiğinde...”(69:13)

      “Sur” kelimesinin “suretler” demek olduğunu anlamıştık. Yani ayetin meali şöyle olmalıdır:

      “Suretlere bir üfleyişle üflendiğinde…”

       Bilindiği üzere hücredeki ilk bilginin kaynağını bilimsel olarak açıklayamıyoruz. Beynimizde görme, işitme, tad alma vs. merkezi var fakat tüm bu işlemleri beynimiz hangi emirle yapıyor, bilginin merkezi neresi bilinmiyor. Anne rahmindeki embriyo hangi bilgiyle çoğalıp büyüyor, şekil alıyor? Onu harekete geçiren merkez neresi? Bilinmiyor. Kanaatimce suretlere ‘tek bir üfleyişle’ üflenmesi tek bir yerden kanalize olduğumuzu, tek bir merkezden bütün hücrelerimizin yönetildiğini, canlılığımızın tek bir hareketle, kuvvetle, tek bir yerden neşet ettiğini anlatıyor. O yer, o kuvvet, o merkez Allah’ın Adem’i yaratırken, “ona kendi ruhundan üflemesi” ifadesinde geçtiği üzere Allah’ın ta kendisi… Fakat bizler Allah’ın bir parçası ya da uzantısı değiliz. Çünkü Ruh sözcüğü Kur’an’da ilahi bilgi anlamında kullanılıyor; bir çeşit vahiy. Bitkilerin, hayvanların canlılığı var fakat ruhu yok. İnsanın canlılığı var fakat aynı zamanda bilinci de var. İçinde sürekli onunla konuşan, muhalefet edebilen vicdan denen ilahi bir mekanizma var. Ademi’in yeryüzünde halife kılınmasında da bu anlam saklı. Bilindiği üzere Halife kelimesi;

        *Sonradan gelen
        *Muhalefet edebilen, anlamlarına geliyor. 

Evrimsel süreç gereği yeryüzünde yaşayan insanımsı varlıklardan ‘sonra gelen’ ve bilinç düzeyi olarak onlardan üstün olan yani durum değerlendirmesi yapabilen ‘muhalefet edebilen’ bir varlıktır insanoğlu... İşte bu insana üflenen Ruh’tur.

        İlk yaratışta bizleri nasıl yarattıysa vefat edip toprak olduğumuzda da bizi yaratacak olan Rabbimizdir. Gece ile gündüzün arka arkaya gelmesi, yeryüzünün her kış ölümünden sonra her baharda yeniden diriltilmesi gibi insanoğlu da canlılığını yitirdiğinde bu dünyaya tekrar reenkarne olarak dönecek ve bilincini, benliğini, özünü gereği gibi Hakka adayana kadar bu döngü böylece devam edecektir.

         Rabbimizin ‘suretlere üflemesi’ bundan başka bir şey değildir.
_________________________________________
    

*R. İhsan Eliaçık’ın konuyla ilgili şu makalesinden alıntı: http://www.ihsaneliacik.com/2009/03/16/gayb-nedir-2-melek-seytan-cin-ruh/

Yeniden Yaratılışla İlgili olarak…

Döndürülenler kimlerdir?


30 Kasım 2017 Perşembe

MAİDE NE DEĞİLDİR?



“Maide”, bildiğin sofra değildir.

Kur’an’ı Kur’an’la açıklayacak ve anlayacaksak, maide sofra değildir.

Sofra değil de nedir?

Henüz tam olarak bilmiyorum ama en azından sofra olmadığını biliyorum. Umarım en azından yolu yarılamışızdır…

Ola ki bilmeyenler için kıssasını da alıntılayalım;

111.Hani bir de, "Bana ve Peygamberime iman edin" diye Havariler’e vahyetmiştim. Onlar da "İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol" demişlerdi.
112.Hani Havariler de, "Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir maide indirebilir mi?" demişlerdi. İsa da, "Eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının" demişti.
113.Onlar, "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlerden olalım" demişlerdi.
114.Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir maide indir ki; bizim için bir bayram olsun ve öncemiz ve sonramız için de... Ve senden bir delil olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.
115.Allah da, "Ben onu size indirmekteyim. Ama ondan sonra sizden her kim inkar ederse artık ben ona kainatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" demişti.

Maide suresinde yer alan bu ayetlerde, Allah’ın Havariler’e vahyetmesinden ve İsa ve Havariler arasında geçen bir konuşmadan söz ediliyor.

Allah-u Teala, Kur’an’ın pek çok yerinde vahiy olgusundan söz ediyor ve vahyin sadece peygamberlere yönelik olmadığını da haber veriyor. 

Kur’an’da bunun pek çok örneği var; Musa’nın annesine, İsa’nın annesine, bal arısına ‘vahyedildiğini’ biliyoruz. Allah’ın kullarından dilediğini ‘Ruhundan’ desteklediğini de...Bir çeşit ilham, ilahi bilgilendirme, kuvvetli bir sezgi olarak da anlaşılabilecek vahiy olgusu çeşitli şekillerde vuku buluyor.

Şöyle ki:

“Allah, bir beşerle ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur yahut izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir. Allah yücedir; hikmet sahibidir.” (Şura:51)

Şu durumda Havariler’in Allah’tan vahiy almış olmalarının şaşılacak bir yanı yok. Ancak vahye mazhar olduktan sonra mucize talep etmiş olduklarını düşünmek şaşırtıcı. Çünkü iman edip teslim olan kişi ya da kişiler mucize talep etmezler. Havariler de iman ve teslimiyetlerine Allah’ı şahit tuttuklarına göre elbette onlar da mucize beklemediler.

Söz konusu ayetlerin sıralamasına dikkat edilirse önce Havariler’in vahiy yoluyla Allah’a ve Resulüne iman ettikleri görülmektedir. Havariler’in vahiy almasına sebep olan olayın da hemen akabindeki ayette geçen maide meselesi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ‘hani, o zaman ki, vakta ki…’ gibi ifadelerle çevrilen ‘iz’ edatı bize söz konusu olayın bağlı olduğu sebebi ve zamanı haber vermektedir. Yani olay aktarımında, sonucun önce söylenip ardından sebebinin ortaya konması gibi...Havariler, ‘maide’ şeklinde onlara sunulan bir vahye muhatap olmuşlar ve ardından Allah’a ve resulene iman ederek, teslimiyetlerini ortaya koymuşlardır.

Havarilerin maideden önce ne durumda olduğunun bir göstergesi de; ‘Ey İsa, Rabbin…’ diye söze başlamalarından anlaşılmaktadır. Henüz Allah’ı Rab olarak benimsemedikleri buradan da açıkça görülmektedir.

İsteklerini tam olarak şöyle gerekçelendirirler:

13- Onlar, "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona şahitlerden olalım" demişlerdi.

Henüz iman etmedikleri ve şahitlerden olmadıkları burada da görülüyor. İsa Mesih’in onlara Hak davayı anlattığı fakat onların henüz bunun doğruluğundan emin olamadıkları anlaşılıyor. Yani burada iman edenlerin mucize talebi değil, henüz imanı tam olarak yerleşmemişlerin ispat ve delil beklentisi yer almaktadır.

İsa peygamber bu talep karşısında ne yapar?

İlk sözü; “Eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının”, şeklindedir.

Bu sözden İsa peygamberin onları ‘Allah’tan sakınma’ noktasında kusurlu bulduğu anlaşılmaktadır.

Allah’tan sakınanların vasıfları nelerdir?

“Elif, Lam, Mim. Bu kitap, onda hiç kuşku yoktur ve sakınanlar için rehberdir. Onlar ki gaybe inanırlar ve dayanışmayı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar ve onlar sana indirilene de senden önce indirilmiş olana da iman ederler çünkü onlar ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler onlardır, mutluluğa erişecek olanlar da…” (2:1-5)

Dikkat edilirse havariler’in maide beklentisinin altında şu gerekçeler yatmaktaydı:

*O’ndan yemek
*Kalplerinin yatışması
*Elçinin doğru söylediğini anlamak
*Şahitlerden olabilmek

Muttakilerin/sakınanların vasıfları ise…

*Gaybe inanmak
*Dayanışmayı sağlamak
*Kendilerine verilen rızıktan dağıtmak
*Önce ve sonra indirilen kitaplara inanmak
*Ahirete/sona inanmak

Havarilerin muttaki olma noktasında eksikleri olduğu anlaşılmaktadır. İsa peygamber, onların isteğini yerine getirmesi için Rabbine yalvarır. Ancak Havariler’in Maide beklentisi ile İsa peygamberin Maide algısı birbirinden farklıdır. Maide’yi Havariler istemiş olsa da, İsa peygamber sürekli ‘biz’ diyerek, bu talebi şöyle duaya çevirir:

Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir maide indir ki; bizim için bir bayram ve öncemize ve sonramıza da ve senden bir delil olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.

Çok ilginç bir ayet…

“Gökten inen bir maide”, önce oraya bakalım.

Arapça’da ‘nez-ze-le’ fiili indirmek anlamında olmakla beraber herzaman yukarıdan aşağıya somut olarak bir nesneyi indirmek anlamına gelmez.

Türkçe’de bile;
program indirmek-->yüklemek
gönül indirmek--> kendisine yakıştıramadığı bir şeye razı olmak
koltuğundan indirmek-->yerine geçmek, gibi mecaz anlamlar yüklenmiştir.

Kur’an’da Allah’ın elçilerine “Kitap indirdik” dediğinde gökyüzünden ciltli bir kitap inmediğini yahut “Sizin için takva elbisesi indirdik” dediğinde de yukarıdan yeryüzüne somut bir elbise indirilmediğini tahmin ederiz. Aynı şekilde “Maide indirilmesi” dendiğinde de illa bunun somut bir anlamı olacağı varsayılamaz.

Peki, gerçek ya da mecazen indirilen bu “Maide” nedir?

Geleneksel çevirilerde “Maide” kelimesine “sofra” anlamı vermeyi tercih etmişler. Bu anlam kafama yatmıyor. Eğer en başta söylediğim gibi Kur’an’ı, Kur’an’la açıklayacaksak, maide kelimesi ‘sofra’ olamaz.

Şöyle ki;
Kur'an'da bu kökten türetilmiş kelimeler toplamda 5 kez geçiyor.
3 kez تَمِيدَ (temide)
2 kez مَائِدَة (maide)

“Sizi çalkayıp sarsar diye yerküreye ağır dağlar, ırmaklar, yollar koydu. İyiye ve doğruya ulaşmanız umulmaktadır.” (16:15)

“Yerküreye, onları çalkalamasın diye bir takım dağlar diktik. Ve orada geniş geniş yollar açtık ki, doğru gidebilsinler.” (21:31)

“Gökleri direksiz, desteksiz yarattı; görüyorsunuz onları. Ve yeryüzüne, sizi çalkalayıp sendeletmesin diye ağırlıklar, dayanaklar bıraktı ve orada her çeşit hayvanı yaydı. Gökten bir su indirdik de orada her türlü cömert ve bereketli çifti filizlendirdik.” (31:10)

Yukarıda altı çizili kelimeler maide kelimesi ile aynı kökten; “me-ye-de”
Nasıl oluyor da “sarsmak, çalkalamak, sendeletmek” anlamına gelen bir kelime ism-i fail (sıfat fiil) formuna girince “sofra” anlamı kazanıyor?

Kanaatimce Havariler’in “Bize gökten bir maide indir ki ondan yiyelim…” demiş olmaları yıllar yılı maidenin bir sofra olabileceği, ancak bir sofradan yenilebileceği algısını doğurmuştur. Oysa “Ondan yemek”; onun sonuçlarından faydalanmak anlamına da gelir.

“Maide” kelimesinin Kur’anî anlamlarına bakarak bu kelimeye; “sarsan” ya da “sarsıntı veren/tetikleyen” demeyi tercih ederim. Gökten indirilen bir sarsıntı verici, bir tetikleyici… Ne olabilir, bilmiyorum. Ama tatlı-tuzlu gıdalarla dolu, bir anda gökyüzünden iniveren, zengin bir sofra olmadığı kesin…

İsa peygamber, Maide’nin nasıl bir etki bırakmasını istemiştir, şimdi ona bakalım:

114.Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki; bizim için bir bayram ve öncemize ve sonramıza da ve senden bir delil olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.

Maddeleyelim;

*Bizim için bir bayram(?)
*Öncemiz ve sonramız için de…
*Senden bir ayet/delil

Bayram kelimesine soru işareti bıraktım. Elbet bir sebebi var. Tıpkı maide kelimesi gibi bu kelime de mealcilerimizin geleneksel olarak çevirdikleri ve sanırım üzerinde hiç düşünmedikleri bir kelime...

Eğer bayram diye çevrilen “IYD” kelimesinin köküne ve türevlerine bakacak olursak, bu kelimenin Kur’an’da defalarca geçtiğini ve Maide:114 hariç hiçbir yerde ‘bayram’ anlamına gelmediğini görürüz.

Kur'an'da bu kökten türetilmiş kelimeler toplamda 63 kez geçiyor.

Gövde(ler)
18 kez أُعِيدُ
1 kez عَائِدُون
18 kez عَادَ
24 kez عَاد2
1 kez عِيد
1 kez مَعَاد

Ne ilginçtir ki bu ayetlerde ‘a-ve-de’ kökü ve türevleri;

*Tekrarlamak
*Yeniden diriltmek
*Döndürmek
*Göndermek
*İade etmek
*Geri çevirmek
Anlamlarına gelmektedir.

Ayetleri inceleyiniz:

10:4, 10:34, 17:51, 17:69, 18:20, 20:21, 20:55, 23:107, 24:17, 36:39, 21:104, 22:222, 27:64, 29:19, 30:11, 30:27, 32:20, 8:19, 8:38, 14:13, 34:49, 71:18, 85:13, 44:15, 2:275, 5:95, 6:28, 7:29, 7:88, 7:89, 17:8

Bunların yanı sıra “Ad Kavmi” olarak bilinen kavmin ismi de aynı kökten olup, pek çok ayette geçmektedir:

7:65, 7:74, 9:70, 11:50, 11:59, 11:60, 14:9…

Iyd, kelimesinin anlamlarına bakıldığında bunun ‘bayram’ olarak algılanmasına imkan yoktur. Bütün anlamlarında ‘yeniden geliş/dönüş/diriliş’ olgusu baskındır. Hatta Türkçemizdeki ‘iade etmek’ eylemi de Arapça asıllıdır ve ıyd kökünden gelme, ‘geri verme/döndürme’ anlamına gelen bir sözcüktür.

Şu durumda İsa peygamberin;
“Bizim için bir IYD olsun…” sözüne bambaşka bir anlam vermek daha doğrudur.
İsa Mesih’in yeniden dünyaya gelişi ve reenkarnasyon konusunda süregelen görüşlerimizi destekleyen bir tanımlama olarak bu kelimenin altını kalın çizgilerle çizerim.

“Bizim için yeniden bir geliş/diriliş/dönüş olsun…”

Sadece bizim için mi?

“…öncemiz ve sonramız için de…”

İsa Mesih böyle söylemekte…

Bu ifade, Yeni Ahit’in Vahiy kitabında yer alan ve İsa’ya ait olduğu söylenen; “Ben alfa ve omegayım” ifadesini hatırlatmakta…

Alfa ve Omega; Yunan alfabesinin ilk ve son harfleri…İsa Mesih, Mesihî davanın ilki ve sonrası olduğunu söylemişe benziyor. Ve geçmiş kitapları ‘doğrulayan/musaddik’ olan Kur’an-ı Kerimimiz yine İsa’nın ağzından ‘öncemiz ve sonramız için...’ diyor, çok düşündürücü…Bizden öncekiler ve sonrakiler, demiyor. Üstüste ‘biz’ vurgusu ihmal edilmemeli…

İsa kimdi? El-Mesih... Mesih'i ilk olarak Tevrat müjdeledi. Ayette bahsedilen "Öncemiz" ile bu kastediliyorsa, "Sonramız için bir kanıt" da Kur'an'ı kapsıyor olabilir mi? Veya bunlara ek olarak "Bizim için bir kanıt olsun" denilen şey Mesih’in ortaya çıkışı ile Mesih eliyle tamamlanması ve böylece Mesih’in Mesihliğine kanıt olacak olan Kur'an ve Tevrat'ta ki 19 mucizesinin tüm parametrelerinin apaçık olarak ortaya çıkarılması olabilir mi? *

Ve devamında;
“…senden bir ayet/gösterge/delil olsun.” Diyor.

Öyle bir Maide ki, indirildiğinde yeniden dirilişe vesile olacak, İsa Mesih’in hem öncesine hem sonrasına delil olacak. Daha ne olsun?

O Maide; Kur’an yani Son Vahiy yani Şalom Antlaşması olabilir mi?

İsa Mesih’in yeniden dünyaya gelişinde Ruh’ul-Kudüs’ün ilhamıyla tüm insanlığa yeniden sunacağı, onunla bütün ezberleri bozacağı, önyargıları darmadağın edeceği, körlerin gözünü açacağı, ölüleri dirilteceği bir Maide… Allah’ın indirip durduğu, indirmekte olduğu bir Maide...

O gün bizim için hayatımızı yeniden gözden geçireceğimiz, yeni bir ruhla, yeni bir bakışla Allah’ın kitabını okuyacağımız bir diriliş günü olabilir mi?

Olsun inşallah...

                     ("Allah'ın Yardımcıları Olun", 2017, Cinius Yayınları, s.78)
__________________________________________________

           * 114 Forum Üyesi