İçimden bir ses; "Nasıl olur ki bu?!" diyor.
O ALLAH ki yerlerin, göklerin ve bu ikisi arasında
bulunanların Rabbi olsun, O’nun izni olmadan yaprak kımıldamasın, yerin yedi
kat dibinde, göklerin derinliğinde, evrenlerin sınırında, maddenin özünde,
zerrenin kalbinde ne varsa bilsin de sonra ben ve benim gibi bedeni bir damla
suya muhtaç, ruhu bir yudum sevgiye her daim aç, bir grip mikrobuna yenik
düşen, uykusuzluğa, açlığa, soğuğa, sıcağa dayanamayan, ölse cesedi soğuk
dolaplara tıkılan insanoğlu O’na yardım etsin…Nasıl olur bu?!
Bu ifadeyi Kur’an-ı Hakim’de, İsa peygamberin ağzından
duyuyoruz ilk olarak… O havarilerine; “ Allah’a doğru(gitmekte) kim benim
yardımcılarım olur?” (3. 52) diye soruyor. Bu soruyu sormasını gerektiren bir
durum mu yaşamıştır acaba, diye düşünüyor insan. Yani durduk yere kimse kimseyi
yardıma çağırmaz. Bu kısacık çağrı; yardımın amacını, yönünü ve hatta şeklini
de ortaya koyuyor üstelik. Allah için, O’nun yoluna doğru bir gidiş ve asla
kişisel hesaplar, arzular için değil ve mutlaka beraberce bir yol alış… Böyle
anlıyorum. Okumaya devam ediyorum sonra, ayetler ayetlere iliniyor ve Kur’an’ın
‘kendi kendini tefsir etme’(En’am:38) özelliği bütün sorularımı cevaplıyor.
Şöyle ki:
“ İsa onlardan inkârcı bir tavır sezince, ‘Allah yolunda kim benim yardımcılarım olur?’ dedi. Havariler, ‘Biz Allah’ın yardımcılarıyız; Allah’a inandık. Müslüman oluşumuza tanık ol’, diye karşılık verdiler.”
“ İsa onlardan inkârcı bir tavır sezince, ‘Allah yolunda kim benim yardımcılarım olur?’ dedi. Havariler, ‘Biz Allah’ın yardımcılarıyız; Allah’a inandık. Müslüman oluşumuza tanık ol’, diye karşılık verdiler.”
İsa peygamber, öğrencilerinde ‘inkârcı bir tavır’
sezmiş ve onları ‘Allah’a giden yolda yardımcıları olmaya’ çağırmış. Peki,
neydi bu inkârcı tavır ki, onları Allah’a giden yola davet etmesini
gerektirecek kadar yoldan sapmalarına zemin hazırlıyordu? İsa peygamber,
öğrencilerinin akıbetinden çok ciddi endişe etmiş olmalı… Bunu anlamak için
Allah ve havariler arasında nasıl bir iletişim olduğuna bakmak gerekiyor
öncelikle:
“ Ve havarilere, ‘Bana ve elçime inanın’ diye
vahyetmiştim. Onlar, ‘Biz inanıyoruz; ve şahit ol ki kendimizi teslim etmişiz!’
diye cevap verdiler.” (5:111)
Bu ayette direkt olarak havarilere ‘vahyedilmiş’
olduğu gözünüzden kaçmamıştır umarım. Yani arada elçi yok. Sahi bu mümkün mü?
Allah, peygamberler dışında diğer insanlara ya da varlıklara vahyedebilir mi?
Bekletmeden hemen, evet, diyelim. Ve ayetler bir bir sökün etsin: Allah’ın,
Musa’nın annesine vahyettiğini (28:7) İsa’nın annesi Meryem’e elçisini
gönderdiğini(19:19), altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan birine (2:259),
kıyamet günü yeryüzüne (99:1-2), yaratılışta sırasında göğe (41:11) ve bal
arısına (16:68) vahyettiğini hatırlayalım. Örnekler çoğaltılabilir. Şu durumda
vahyin sözlük anlamını öğrenmek de üzerimize vacip oluyor.
Arap dilinde vahy; ‘îma, fısıldama, işaret, intikâl,
telkin ve yazıyla bildirme’ anlamına geliyor. Kısaca vahy; ‘Bir şeyi hızla ve
gizli bir şekilde bildirmek’ olarak tanımlanabilir.
Allahu Teala, bu cihetle havarilere de ‘vahyetmiş’
olmalı… Onlar bu ‘hızlı ve gizli’ sezginin tesiriyle Rablerine hitaben: ‘Biz
sana teslim olmuşuz’ diyorlar. Öyle anlaşılıyor ki daha elçi, elçiliğini izhar
etmeden onlar bunu seziyorlar. Bu sezgilerini de ‘teslim olduk’ tabiriyle ifade
ediyorlar. Bilindiği üzere mü’min/inanan ve müslim/teslim olan, arasında fark
vardır. Bunu yine Kur’an ayetlerine bakarak değerlendirirsek:
“Bedeviler dedi ki: ‘İman ettik.’ De ki: ‘Siz iman
etmediniz; ancak ‘teslim olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir.
Eğer Allah’a ve Resulü’ne itaat edersiniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi
eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (49:14)
Havarilerin de tıpkı bedeviler gibi henüz imanları tam
olarak kalplerine yerleşmemiş olmalı… İsa’dan talep ettiklerine bakılırsa bunun
kendileri de farkındadırlar. Ve şöyle bir konuşma geçer aralarında:
“Ve havariler; ‘Ey Meryem oğlu İsa, dediler, Rabbin
bize gökten bir sofra indirebilir mi? (İsa) cevap verdi: Gerçekten
inanıyorsanız Allah’tan korkun. Onlar da: ‘Biz ondan nasiplenmek isteriz ki
kalplerimiz yatışsın, bize hakikati söylediğini bilelim ve biz ona şahitlik
yapanlardan olalım’ dediler.” (5:112-113)
Havariler; neden ‘gökten bir sofra’ isterler,
maddeleyecek olursak;
a. Nasiplenme
b. İsa’nın peygamberliğinin açık bir delili olması
c. Bu duruma şahit olma arzusu, diyebiliriz.
İsa peygamber, böylesi bir talebi ‘sorunlu’ görmüş
olmalı ki ‘Allah’tan korkun!’ diyerek mucize talebinden hoşnut olmadığını açık
ediyor. Çünkü mucize isteyen ve sonra iman etmeyen halkları bekleyen acı sonu,
bir peygamber olarak, ilme’l-yakin biliyor. Fakat yine de Rabbine bunun için
dua ediyor. Çünkü havarilerin mucize talep etmesiyle ok yaydan çıktı bile…
“Meryem oğlu İsa, ‘Ey Allah’ım, Ey Rabbimiz! Dedi.
‘Gökten bize bir sofra indir, bizim için bayram, ilkimiz ve sonuncumuz için
senden bir delil olarak… Ve bize rızkımızı ver zira sen rızık verenlerin en
iyisisin.” (5:114)
Böyle bir sofra inmiş midir? Bir peygamber bu kadar
içten bir dua etsin de Rabbimiz kabul etmesin... Mümkün mü? Belki içinizden
hemen; ‘Mümkün değil!’ diyorsunuzdur. Böyle düşünmüşseniz, yanıldınız. Allah
bazen peygamberlerin bile duasını kabul etmez. Hatta onları bazı dualarından
dolayı eleştirir. Babası için dua eden İbrahim peygambere; ‘bir daha zalimler
için asla dua etmemesini’ emreden, oğlu selde boğulurken bir baba olmanın
getirdiği duygusallıkla; ‘O benim ailemdi!’ diye sitem eden Nuh’a, yanlış konuştuğunu
bildiren ayetlere bakınız. Peygamberler de insandı. Onlar da bazen içinde
bulundukları atmosferin olumsuz enerjisine kapılabiliyorlardı. İsa da böyle bir
psikoloji içinde iken, sonuçları çok acı olabilecek bir konuda, Rabbine dua
etmişe benziyor. Allah daha iyisini bilir. Fakat Rabbi onu cevapsız bırakmıyor:
“ Allah, ‘Şüphe yok ki, dedi, ben onu size
gönderirim/göndermekteyim. Ve bu şekilde, hanginiz bundan sonra hakikati inkâr
ederse, bilin ki onu bu dünyada benzerine hiç kimseyi çarptırmadığım bir azaba
çarptıracağım!”(5:115)
İsa’nın havarilerde inkârı sezme durumu, işte tam da
bu ‘mucize talebi’ nedeniyle ortaya çıkmışa benziyor. Havarilerin mucize
istemeleri, başlı başına gerçekten iman etmemiş olduklarını ortaya koyuyor
zaten. Mucizeye muhatap olduklarında da inkâra meylettiklerini İsa’nın
sezgilerinden anlıyoruz. Daha onlar açıkça inkâr etmeden, İsa, onlara dahil
oldukları davayı hatırlatırcasına, tutup yakalarından silkercesine; ‘Kim benim
Allah’a doğru yardımcılarım olacak?’ diye sorma gereği duyuyor. Sanırım akla
karayı birbirinden net olarak ayırmanın tam da zamanı gelmiş olmalı. Ardından
sevindirici bir biçimde, havarilerin ‘müslüman’ konumundan ‘mümin’ konumuna
yükseldiklerini ve artık İsa ile yoldaş olduklarını, açıkça ve içtenlikle ikrar
ettiklerini okuyoruz.
Onlar iman dolu bir yürekle ‘Biz Allah’ın
yardımcılarıyız!’(3:45) diyorlar.
Bunun bizim için, diğer inanmış toplumlardan farklı
olarak bir örnekliği var mı, diye soracak oluyorum kendi kendime. Mesela
Rabbimiz Nuh’a inanan az sayıda insan topluluğundan, onların değerli
çabalarından Kur’an boyunca farklı ayetlerde söz ediyor ama o topluluğa özel
bir ad vermiyor. Gördüğüm kadarıyla sadece havarilere verilmiş özel bir
tanımlama söz konusu. Yani ‘Allah’ın yardımcıları’ olmak… Bu tanımlama Saff
Suresi’nde Muhammed peygamberin ümmetine havarilerin örnekliğinde tekrar
hatırlatılınca hatta hatırlatmadan da öte ‘emredilince’ daha da önemli hale
geliyor. Aynı Surede İsa peygamber, peygamberliğinin bir delili olarak da
Muhammed peygamberi işaret ediyor üstelik…
“Ve Meryem oğlu İsa şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları!
Muhakkak ki ben, Tevrat’tan elimde olanı tasdik eden ve benden sonra gelecek,
ismi Ahmed olan Resûl ile müjdeleyen, size (gönderilmiş) Allah’ın Resûl’üyüm.”
Fakat onlara deliller getirdiği zaman, onlar: “Bu apaçık sihirdir.”
dediler.”(61:6)
İsa peygamberin Tevrat’ı doğruluyor olması ve adı
Ahmet olan elçiyi müjdelemesinin ardından ilerleyen ayetlerde Muhammed ümmetine
de İsa ve havarilerin örnek gösterilmiş olması oldukça düşündürücü… Hatta daha
da açık bir ifadeyle tıpkı onlar gibi ‘Allah’ın yardımcıları olun!’ diye
emredilmiş olması; ‘Allah’ın yardımcıları’ olmanın büyük bir paye, İsa ve
havarilerinden beri gelen bir vazife; onlardan bir iz taşıyan, aynı amaç ve
yolda gerçekleştirilmesi hâttâ sürdürülmesi gereken bir misyon olduğunu da bize
hissettiriyor. Ayete bakalım:
“Ey iman edenler! ALLAH’IN YARDIMCILARI OLUN! Meryem
oğlu İsa’ın havarilere: “Kim Allah’a doğru benim yardımcılarım olur?”
dediğinde, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun
üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman
îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün
geldiler.”(61:14)
‘Allah’ın yardımcıları’ olma payesine erenler galip
gelecektir. Bunda kuşku yok. İsa ve havarileri, yaşadıkları dönemde ne yazık ki
bu galibiyeti yaşayamadılar. Kur’an’da Muhammed ümmetine ‘Allah’ın
yardımcıları’ olun deniyorsa, demek ki bu galibiyet yaşanacak… Ancak her
galibiyetin bir bedeli olur. ‘Allah’ın yardımcıları’ olmak, bir topluluk olarak
bu payeye sahip olanlara büyük sorumluluklar yüklüyor. Vakti zamanında bu
sorumluluğu yüklenen ve havarilerini ‘Allah’ın yardımcıları’ olmaya çağıran
İsa; ‘mukarrabin’ di. Yani ki yakınlaştırılanlardan, Allah’a çok yakınlardan…
Şöyle ki:
“Melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah sana
kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir; dünyada
da ahirette de itibarlı, aynı zamanda Allah'a çok yakınlardandır.” (3:45)
Bu kelime Kur’an’da başka yerlerde de geçiyor,
Allah’ın yardımıyla karşıma çıkan ilk yer, tam da bu sıfatın tanımlandığı yer
oldu. Kıyamet sahnelerinin anlatımıyla başlayan ve ‘gerçekleşecek olan’
manasına gelen Vakıa Suresi, o ‘yakınlaştırılanlar’ın kimler olduğunu çok açık
ifadelerle ortaya koyuyordu. Kıyamet günü insanların ‘üç zümre’ olacağı; “Siz
üç sınıf olacaksınız.” (56:7) ayetiyle ifade ediliyor ardından bu üç sınıfın;
‘iyiler, kötüler ve öncüler’den meydana geldiği belirtiliyordu. Öncülerle
ilgili kısım oldukça dikkatimi çekti. Şöyle ki:
“Önde olanlar, öne çıkanlardır.
İşte onlar Allah’a yakınlık
sağlayanlardır(mukarrebun).
Naim cennetlerindedirler.(56:10-13)
İsa’nın ‘mukarrabin’ den oluşunu belirtmiştik.
Rabbimizin, Muhammed ümmetine, ‘Ensarullah olun’ dediğini hatırlarsak bir
davanın ‘öncüsü’ olmanın önemini daha iyi anlarız. Ancak unutmayalım ki, bu
öncülerin;
“Çoğu öncekilerden, pek azı sonrakilerdendir.” (56:14)
Havariler gibi ‘Allah’ın yardımcıları’ olmak, onlar
gibi hak davaya öncülük yapmak ahir zamanda pek az inanmış insana nasip
olacaktır. Geçmişte olduğu gibi bugün de Allah müminleri ‘kendinden bir ruh’
ile destekleyecek ve onlar üzülmeyeceklerdir.
“İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine
imanı yazdı. Ve onları, kendinden bir ruh ile destekledi. Ve onları, altından
nehirler akan cennetlere dâhil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak
olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı
oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları,
onlar, felâha erenler değil mi? (58:22)
Saff Suresi’nde Rabbimiz bizlere ‘Ensarullah’(Allah’ın
yardımcıları) olmamızı emreder de, kendisi Nasrullah’ını (Allah’ın yardımı)
göndermez olur mu?
Bize, ‘Ensarullah’ olmamızı emretmeden evvel, cennet
tasvirlerinden hemen sonra ekstra bir lütuf, geleceğe yönelik dünyevî bir haber
ve bir muştu olarak, yardımını göndereceğini çoktan haber vermiştir bile…
“Ve gönülden seveceğiniz başka bir şey daha… Allah’tan
bir yardım ve yakın bir zafer. Bütün inananlara müjdele.” (61:13)
Allah’ın şanı yücedir.
("Allah'ın Yardımcıları Olun", 2017 Cinius Yayınları, s.9)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder