16 Kasım 2017 Perşembe

ALLAH'IN YARDIMCILARI OLUN






İçimden bir ses; "Nasıl olur ki bu?!" diyor.

O ALLAH ki yerlerin, göklerin ve bu ikisi arasında bulunanların Rabbi olsun, O’nun izni olmadan yaprak kımıldamasın, yerin yedi kat dibinde, göklerin derinliğinde, evrenlerin sınırında, maddenin özünde, zerrenin kalbinde ne varsa bilsin de sonra ben ve benim gibi bedeni bir damla suya muhtaç, ruhu bir yudum sevgiye her daim aç, bir grip mikrobuna yenik düşen, uykusuzluğa, açlığa, soğuğa, sıcağa dayanamayan, ölse cesedi soğuk dolaplara tıkılan insanoğlu O’na yardım etsin…Nasıl olur bu?!

Bu ifadeyi Kur’an-ı Hakim’de, İsa peygamberin ağzından duyuyoruz ilk olarak… O havarilerine; “ Allah’a doğru(gitmekte) kim benim yardımcılarım olur?” (3. 52) diye soruyor. Bu soruyu sormasını gerektiren bir durum mu yaşamıştır acaba, diye düşünüyor insan. Yani durduk yere kimse kimseyi yardıma çağırmaz. Bu kısacık çağrı; yardımın amacını, yönünü ve hatta şeklini de ortaya koyuyor üstelik. Allah için, O’nun yoluna doğru bir gidiş ve asla kişisel hesaplar, arzular için değil ve mutlaka beraberce bir yol alış… Böyle anlıyorum. Okumaya devam ediyorum sonra, ayetler ayetlere iliniyor ve Kur’an’ın ‘kendi kendini tefsir etme’(En’am:38) özelliği bütün sorularımı cevaplıyor.
Şöyle ki:

“ İsa onlardan inkârcı bir tavır sezince, ‘Allah yolunda kim benim yardımcılarım olur?’ dedi. Havariler, ‘Biz Allah’ın yardımcılarıyız; Allah’a inandık. Müslüman oluşumuza tanık ol’, diye karşılık verdiler.”

İsa peygamber, öğrencilerinde ‘inkârcı bir tavır’ sezmiş ve onları ‘Allah’a giden yolda yardımcıları olmaya’ çağırmış. Peki, neydi bu inkârcı tavır ki, onları Allah’a giden yola davet etmesini gerektirecek kadar yoldan sapmalarına zemin hazırlıyordu? İsa peygamber, öğrencilerinin akıbetinden çok ciddi endişe etmiş olmalı… Bunu anlamak için Allah ve havariler arasında nasıl bir iletişim olduğuna bakmak gerekiyor öncelikle:
“ Ve havarilere, ‘Bana ve elçime inanın’ diye vahyetmiştim. Onlar, ‘Biz inanıyoruz; ve şahit ol ki kendimizi teslim etmişiz!’ diye cevap verdiler.” (5:111)
Bu ayette direkt olarak havarilere ‘vahyedilmiş’ olduğu gözünüzden kaçmamıştır umarım. Yani arada elçi yok. Sahi bu mümkün mü? Allah, peygamberler dışında diğer insanlara ya da varlıklara vahyedebilir mi? Bekletmeden hemen, evet, diyelim. Ve ayetler bir bir sökün etsin: Allah’ın, Musa’nın annesine vahyettiğini (28:7) İsa’nın annesi Meryem’e elçisini gönderdiğini(19:19), altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan birine (2:259), kıyamet günü yeryüzüne (99:1-2), yaratılışta sırasında göğe (41:11) ve bal arısına (16:68) vahyettiğini hatırlayalım. Örnekler çoğaltılabilir. Şu durumda vahyin sözlük anlamını öğrenmek de üzerimize vacip oluyor.

Arap dilinde vahy; ‘îma, fısıldama, işaret, intikâl, telkin ve yazıyla bildirme’ anlamına geliyor. Kısaca vahy; ‘Bir şeyi hızla ve gizli bir şekilde bildirmek’ olarak tanımlanabilir.

Allahu Teala, bu cihetle havarilere de ‘vahyetmiş’ olmalı… Onlar bu ‘hızlı ve gizli’ sezginin tesiriyle Rablerine hitaben: ‘Biz sana teslim olmuşuz’ diyorlar. Öyle anlaşılıyor ki daha elçi, elçiliğini izhar etmeden onlar bunu seziyorlar. Bu sezgilerini de ‘teslim olduk’ tabiriyle ifade ediyorlar. Bilindiği üzere mü’min/inanan ve müslim/teslim olan, arasında fark vardır. Bunu yine Kur’an ayetlerine bakarak değerlendirirsek:
“Bedeviler dedi ki: ‘İman ettik.’ De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak ‘teslim olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resulü’ne itaat edersiniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (49:14)
Havarilerin de tıpkı bedeviler gibi henüz imanları tam olarak kalplerine yerleşmemiş olmalı… İsa’dan talep ettiklerine bakılırsa bunun kendileri de farkındadırlar. Ve şöyle bir konuşma geçer aralarında:
“Ve havariler; ‘Ey Meryem oğlu İsa, dediler, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? (İsa) cevap verdi: Gerçekten inanıyorsanız Allah’tan korkun. Onlar da: ‘Biz ondan nasiplenmek isteriz ki kalplerimiz yatışsın, bize hakikati söylediğini bilelim ve biz ona şahitlik yapanlardan olalım’ dediler.” (5:112-113)
Havariler; neden ‘gökten bir sofra’ isterler, maddeleyecek olursak;
a. Nasiplenme
b. İsa’nın peygamberliğinin açık bir delili olması
c. Bu duruma şahit olma arzusu, diyebiliriz.

İsa peygamber, böylesi bir talebi ‘sorunlu’ görmüş olmalı ki ‘Allah’tan korkun!’ diyerek mucize talebinden hoşnut olmadığını açık ediyor. Çünkü mucize isteyen ve sonra iman etmeyen halkları bekleyen acı sonu, bir peygamber olarak, ilme’l-yakin biliyor. Fakat yine de Rabbine bunun için dua ediyor. Çünkü havarilerin mucize talep etmesiyle ok yaydan çıktı bile…
“Meryem oğlu İsa, ‘Ey Allah’ım, Ey Rabbimiz! Dedi. ‘Gökten bize bir sofra indir, bizim için bayram, ilkimiz ve sonuncumuz için senden bir delil olarak… Ve bize rızkımızı ver zira sen rızık verenlerin en iyisisin.” (5:114)
Böyle bir sofra inmiş midir? Bir peygamber bu kadar içten bir dua etsin de Rabbimiz kabul etmesin... Mümkün mü? Belki içinizden hemen; ‘Mümkün değil!’ diyorsunuzdur. Böyle düşünmüşseniz, yanıldınız. Allah bazen peygamberlerin bile duasını kabul etmez. Hatta onları bazı dualarından dolayı eleştirir. Babası için dua eden İbrahim peygambere; ‘bir daha zalimler için asla dua etmemesini’ emreden, oğlu selde boğulurken bir baba olmanın getirdiği duygusallıkla; ‘O benim ailemdi!’ diye sitem eden Nuh’a, yanlış konuştuğunu bildiren ayetlere bakınız. Peygamberler de insandı. Onlar da bazen içinde bulundukları atmosferin olumsuz enerjisine kapılabiliyorlardı. İsa da böyle bir psikoloji içinde iken, sonuçları çok acı olabilecek bir konuda, Rabbine dua etmişe benziyor. Allah daha iyisini bilir. Fakat Rabbi onu cevapsız bırakmıyor:
“ Allah, ‘Şüphe yok ki, dedi, ben onu size gönderirim/göndermekteyim. Ve bu şekilde, hanginiz bundan sonra hakikati inkâr ederse, bilin ki onu bu dünyada benzerine hiç kimseyi çarptırmadığım bir azaba çarptıracağım!”(5:115)
İsa’nın havarilerde inkârı sezme durumu, işte tam da bu ‘mucize talebi’ nedeniyle ortaya çıkmışa benziyor. Havarilerin mucize istemeleri, başlı başına gerçekten iman etmemiş olduklarını ortaya koyuyor zaten. Mucizeye muhatap olduklarında da inkâra meylettiklerini İsa’nın sezgilerinden anlıyoruz. Daha onlar açıkça inkâr etmeden, İsa, onlara dahil oldukları davayı hatırlatırcasına, tutup yakalarından silkercesine; ‘Kim benim Allah’a doğru yardımcılarım olacak?’ diye sorma gereği duyuyor. Sanırım akla karayı birbirinden net olarak ayırmanın tam da zamanı gelmiş olmalı. Ardından sevindirici bir biçimde, havarilerin ‘müslüman’ konumundan ‘mümin’ konumuna yükseldiklerini ve artık İsa ile yoldaş olduklarını, açıkça ve içtenlikle ikrar ettiklerini okuyoruz.

Onlar iman dolu bir yürekle ‘Biz Allah’ın yardımcılarıyız!’(3:45) diyorlar.
Bunun bizim için, diğer inanmış toplumlardan farklı olarak bir örnekliği var mı, diye soracak oluyorum kendi kendime. Mesela Rabbimiz Nuh’a inanan az sayıda insan topluluğundan, onların değerli çabalarından Kur’an boyunca farklı ayetlerde söz ediyor ama o topluluğa özel bir ad vermiyor. Gördüğüm kadarıyla sadece havarilere verilmiş özel bir tanımlama söz konusu. Yani ‘Allah’ın yardımcıları’ olmak… Bu tanımlama Saff Suresi’nde Muhammed peygamberin ümmetine havarilerin örnekliğinde tekrar hatırlatılınca hatta hatırlatmadan da öte ‘emredilince’ daha da önemli hale geliyor. Aynı Surede İsa peygamber, peygamberliğinin bir delili olarak da Muhammed peygamberi işaret ediyor üstelik…
“Ve Meryem oğlu İsa şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Muhakkak ki ben, Tevrat’tan elimde olanı tasdik eden ve benden sonra gelecek, ismi Ahmed olan Resûl ile müjdeleyen, size (gönderilmiş) Allah’ın Resûl’üyüm.” Fakat onlara deliller getirdiği zaman, onlar: “Bu apaçık sihirdir.” dediler.”(61:6)
İsa peygamberin Tevrat’ı doğruluyor olması ve adı Ahmet olan elçiyi müjdelemesinin ardından ilerleyen ayetlerde Muhammed ümmetine de İsa ve havarilerin örnek gösterilmiş olması oldukça düşündürücü… Hatta daha da açık bir ifadeyle tıpkı onlar gibi ‘Allah’ın yardımcıları olun!’ diye emredilmiş olması; ‘Allah’ın yardımcıları’ olmanın büyük bir paye, İsa ve havarilerinden beri gelen bir vazife; onlardan bir iz taşıyan, aynı amaç ve yolda gerçekleştirilmesi hâttâ sürdürülmesi gereken bir misyon olduğunu da bize hissettiriyor. Ayete bakalım:
“Ey iman edenler! ALLAH’IN YARDIMCILARI OLUN! Meryem oğlu İsa’ın havarilere: “Kim Allah’a doğru benim yardımcılarım olur?” dediğinde, havarilerin: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” dediği gibi. Bunun üzerine İsrailoğulları’ndan bir grup îmân etti, bir grup inkâr etti. O zaman îmân edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece onlar üstün geldiler.”(61:14)
‘Allah’ın yardımcıları’ olma payesine erenler galip gelecektir. Bunda kuşku yok. İsa ve havarileri, yaşadıkları dönemde ne yazık ki bu galibiyeti yaşayamadılar. Kur’an’da Muhammed ümmetine ‘Allah’ın yardımcıları’ olun deniyorsa, demek ki bu galibiyet yaşanacak… Ancak her galibiyetin bir bedeli olur. ‘Allah’ın yardımcıları’ olmak, bir topluluk olarak bu payeye sahip olanlara büyük sorumluluklar yüklüyor. Vakti zamanında bu sorumluluğu yüklenen ve havarilerini ‘Allah’ın yardımcıları’ olmaya çağıran İsa; ‘mukarrabin’ di. Yani ki yakınlaştırılanlardan, Allah’a çok yakınlardan… Şöyle ki:
“Melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir; dünyada da ahirette de itibarlı, aynı zamanda Allah'a çok yakınlardandır.” (3:45)
Bu kelime Kur’an’da başka yerlerde de geçiyor, Allah’ın yardımıyla karşıma çıkan ilk yer, tam da bu sıfatın tanımlandığı yer oldu. Kıyamet sahnelerinin anlatımıyla başlayan ve ‘gerçekleşecek olan’ manasına gelen Vakıa Suresi, o ‘yakınlaştırılanlar’ın kimler olduğunu çok açık ifadelerle ortaya koyuyordu. Kıyamet günü insanların ‘üç zümre’ olacağı; “Siz üç sınıf olacaksınız.” (56:7) ayetiyle ifade ediliyor ardından bu üç sınıfın; ‘iyiler, kötüler ve öncüler’den meydana geldiği belirtiliyordu. Öncülerle ilgili kısım oldukça dikkatimi çekti. Şöyle ki:
“Önde olanlar, öne çıkanlardır.
İşte onlar Allah’a yakınlık sağlayanlardır(mukarrebun).
Naim cennetlerindedirler.(56:10-13)
İsa’nın ‘mukarrabin’ den oluşunu belirtmiştik. Rabbimizin, Muhammed ümmetine, ‘Ensarullah olun’ dediğini hatırlarsak bir davanın ‘öncüsü’ olmanın önemini daha iyi anlarız. Ancak unutmayalım ki, bu öncülerin;
“Çoğu öncekilerden, pek azı sonrakilerdendir.” (56:14)
Havariler gibi ‘Allah’ın yardımcıları’ olmak, onlar gibi hak davaya öncülük yapmak ahir zamanda pek az inanmış insana nasip olacaktır. Geçmişte olduğu gibi bugün de Allah müminleri ‘kendinden bir ruh’ ile destekleyecek ve onlar üzülmeyeceklerdir.
“İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine imanı yazdı. Ve onları, kendinden bir ruh ile destekledi. Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dâhil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi? (58:22)
Saff Suresi’nde Rabbimiz bizlere ‘Ensarullah’(Allah’ın yardımcıları) olmamızı emreder de, kendisi Nasrullah’ını (Allah’ın yardımı) göndermez olur mu?
Bize, ‘Ensarullah’ olmamızı emretmeden evvel, cennet tasvirlerinden hemen sonra ekstra bir lütuf, geleceğe yönelik dünyevî bir haber ve bir muştu olarak, yardımını göndereceğini çoktan haber vermiştir bile…
“Ve gönülden seveceğiniz başka bir şey daha… Allah’tan bir yardım ve yakın bir zafer. Bütün inananlara müjdele.” (61:13)
Allah’ın şanı yücedir.

                                   ("Allah'ın Yardımcıları Olun", 2017 Cinius Yayınları, s.9)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder