Kovulmuş şeytandan ALLAH’a sığınarak…
إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي
مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ
كَفَرُواْ وَجَاعِلُ الَّذِينَ
اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ
مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ ﴿٥٥﴾
“Hani
Allah şöyle demişti; 'Ey İsa, ben seni vefat ettireceğim, seni kendime
yükselteceğim ve seni arındıracağım, sana uyanları da kıyamet gününe kadar
kâfirlere üstün kılacağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz ve ben anlaşmazlığa
düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim.” (3:55)
Benim sözlerimden önce yukarıdaki ayeti okuyun
istedim.
Son birkaç aydır, internet ortamında Taner Demirci
Lopez’in İsa Mesih’in ikinci gelişi üzerine videolarını izliyor, yazılarını
okuyorum.
A’li İmran Suresinin 55. ayeti de bu meselinin
merkezinde duruyor. Bugüne kadar açıkçası çok da gündemimde olmayan bu konu,
rahmetli anneannemin; ‘Kıyamete yakın, İsa peygamber Şam’daki beyaz minareye
inecek’ yolundaki sözleriyle kulak aşinalığı oluşturuyor, çok da dikkatimi
çekmiyordu. Yirmili yaşlarımda Kur’an yoluyla, İsa peygamberin Allah tarafından
‘vefat ettirildiğine’ ve bir daha dönmeyeceğine kesinkes iman etmiştim ve bu
konu benim için kapanmıştı.
Ne oldu da tekrar açıldı derseniz. Sebebi bilhassa
şudur:
Her aklı başında insan duyduğuyla kalmamalı. Öğrenmek,
anlamak için çaba sarfetmeli. (3:79) Öncelikle kendim için, anladığımı sandığım
ayeti masaya yatırmalıyım o hâlde, dedim ben de…
3:55 ayeti, çeviriden de açıkça anlaşıldığı gibi
‘-dığında’ anlamına gelen ‘iz’ edatıyla başlıyor. Bunu, ‘hani’ tabiriyle çevirmeyi
tercih ediyorlar… Bu başlangıç, ayetin öncesinde bahsi geçen bir konu olduğunu
ve bu konuyla zaman/mekân olarak koşutluk oluşturduğunu ifade ediyor.
Öncesinde ne olmuştu peki?
وَمَكَرُواْ وَمَكَرَاللّهُ وَاللّهُ
خَيْرُ الْمَاكِرِينَ ﴿٥٤﴾
“Tuzak kurdular ve Allah da tuzak kurdu, Allah tuzak
kuranların en hayırlısıdır.” (3.54)
Sanırım biraz daha geriye gitmeliyiz. Kim, niye tuzak
kurdu?
A’li İmran 42’den başlayıp 55’e kadar okuduğumuzda hem
İsa’nın doğumuna dair ayrıntıları hem getirdiği mesajı ve bu mesajı kimlere ve
nasıl ilettiğini, nasıl karşılık bulduğunu öğrenebiliriz. Buraya almıyorum
şimdilik… Hangi peygamber gelmiş de halkının ileri gelenleri onu desteklemiş,
davetine hemen karşılık bulmuş da, İsa da bulsun…
“Tuzak kurdular ve Allah da tuzak kurdu, Allah tuzak
kuranların en hayırlısıdır.”(3:54)
3:55 ayeti bu ifadeden hemen sonra ‘Allah dediğinde…’
diye başlıyorsa, demek ki ‘tuzak kuranların en hayırlısı’ olan Allah’ın
hikmetli bir dokunuşuna hep birlikte şahit olacağız demektir.
Ayette söylenenleri maddeleyecek olursak;
a. Allahü Teala, İsa’yı vefat ettiren olduğunu (vefat
ettireceğini)
b. Kendine yükselten olduğunu (yükselteceğini)
c. Arındıran olduğunu (arındıracağını)
d. İsa’ya tabi olanları kıyamete dek inkârcılara üstün
kılan olduğunu (kılacağını)
e. Sonra dönüşümüzün kendisine olacağını
f. Ve ihtilaf ettiğimiz her konuda hüküm vereceğini,
öğreniyoruz.
Gelecek zamanda çekimlenmiş gibi duran bu yargılarda,
aslında Arapça’da ism-i fail dediğimiz bir sıfat türü, yüklem olarak kullanılmış.
Türkçede kısaca sıfat-fiil dediğimiz bir yapı: Yap-an, gönder-en, kıl-an
şeklinde… Bu kullanım ayetin sonuna kadar sürmüyor: ‘Vefat ettirenim,
yükseltenim, arındıranım, üstün kılanım’ dedikten sonra ‘aranızda hüküm
verenim’ denmiyor, çekimli bir fiil kullanılarak ‘hüküm veriyorum/vereceğim’
deniyor. Ben buradan ilk plânda şunu anlıyorum; hangi eylem olursa olsun, kim
tarafından yapılırsa yapılsın, gerçekte hepsinin faili Allah’tır. O’nun
dilemesi ve fırsat vermesi ile olur, ne oluyorsa…
Ne olmuştur ya da olacaktır ki Allah-u Teala, peşpeşe
‘Ben’ demektedir?
İlk yargıdan başlayarak incelediğimde ilginç bir
durumla karşılaştım. Benim için kapanmış olan konu meğer sonuna kadar açıkmış.
Ayette geçen ‘müteveffike’ sözcüğü ‘seni vefat ettirenim/ettireceğim’ olarak
çevriliyor. Bu kelimenin Kuran’da geçen kullanımlarına baktığımda bazen tek
başına, bazen ‘mevt’ (ölüm) kelimesiyle birlikte hatta tamlama oluşturarak
kullanıldığını ve her zaman da ‘ölüm’ mânâsına gelmediğini gördüm! Tıpkı burada
olduğu gibi bu kelimenin mevt sözcüğünden bağımsız olarak tek başına
kullanıldığı yerlerden bazısı şöyleydi:
“Ve geceleyin sizi vefat ettiren (uykuya sokan),
gündüzleri ne kazandığınızı bilen, sonra "ecel-i müsemmanın"
(belirlenmiş zamanın, ömrün) tamamlanması için gündüzün içinde sizi tekrar
dirilten O’dur. Sizin dönüşünüz sonra O’nadır. Sonra, yapmış olduklarınızı size
haber verecek.”(Enam:60)
Burada geçen ‘yeteveffakum’ (sizi vefat ettirir)
tabiri, hiç şüphe yok ki ‘sizi uyutur’ anlamındadır.
Bir diğer ayet:
“Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar,
en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine
getirin. Kimseyi gücünün dışında sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman,
yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin
(ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, işte böyle, size onunla vasiyet
etti.”(Enam:152)
Bu ayette iki kez geçen ‘evfuu’ kelimesi ‘yerine
getirin/ifa edin’ anlamına gelmektedir. Bu kelime de vefat kelimesi ile aynı
kökten olup hatta Türkçede ‘ahde vefa’ olarak kalıplaşmış olan; ‘sözünde
durmak, karşılıklı ahitleşmeyi yerine getirmek’ anlamına gelen bir sözcüktür.
Şu durumda 3:55’te geçen ‘müteveffike’ ifadesini tam
da ‘Allah’ın tuzakları boşa çıkartan ve tuzak kuranların en hayırlısı’ olduğunu
söyledikten hemen sonra elçisini ‘öldürenin kendisi olduğunu/öldüreceğini’
söylemesi olarak nasıl algılayabiliriz, bir düşünelim. Bu ayet, İsa peygamberle
ilgili değil de Muhammed peygamberle ilgili gelmiş olsaydı…
Muhammed peygamber Mekke’de davetin ilk yıllarındadır,
Bilal-i Habeşî çölün ortasında göğsünde koca bir kaya parçası inim inim
inlemektedir, Sümeyye ve Ammar şehit edilmişlerdir, ambargo başlamıştır, bir
avuç Müslüman açlık ve yoksulluk içinde perişan olmuşlardır ve Allah der ki
‘Ben tuzak kuranların en hayırlısıyım ve seni öldüreceğim.’ Ardından Muhammed
peygamber ölür. Sonra ne olur?
Tarih böyle ilerleseydi, ardından yeni bir peygamber
gelirdi. Davasını anlatamayan, kavimleri tarafından öldürülen peygamberlere
Muhammed peygamber de eklenmiş olurdu. Bizler de Allah’ın kuracağı tuzağın
başka bir zamana ertelendiğine ve başka bir elçi eliyle gerçekleşeceğine
inanırdık. Tabii biz, biz olur muyduk böyle bir durumda bilmiyorum. Aynı
şekilde Allah-u Teala söz konusu ayette tuzak meselesinden hemen sonra, ona
binaen, İsa peygambere ‘müteveffike’ dediği için bu ifadenin ölümden başka bir
şeyi anlattığını, mesela ‘yerine getirme, eksikleri tamamlama’ gibi bir anlam
içerdiğini düşünmemek olmaz gibime geliyor.
Tuzak meselesinden hemen önce de İsa ve havarilerinin
‘ahitleşmesine’ şahit oluyoruz. Onlar bu ahitleşmeye, Allah’ı da şahit
tutuyorlar. İşte tam da bu ahitleşmeden, havarilerin teslimiyetlerini dil ile
ikrar etmeleri ve şahitlerle beraber yazılma taleplerinden sonra tuzak meselesi
gündeme geliyor ve Allahu Teala ‘müteveffike’ diyor. Ben ister istemez bu
kelimeyi ‘yerine getirecek, ifa edecek, seni tamamlayacak olan benim’ şeklinde
anlıyorum.
İsa ve havarilerin konuşmasına bir göz atarsak;
“Fakat İsa, onlardan inkârı sezince; ‘Allah’a (giden
yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?’ dedi. Havariler: ‘Biz Allah’ın
yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik ve bizim teslim olduğumuza şahit ol.
Rabbimiz, Senin indirdiğin şeye inandık ve Resûl’e tâbî olduk, artık bizi
şahitlerle beraber yaz.’ (3:52-53)
diyorlar.
Bu ahitleşmeden sonra kim olduğu açıkça söylenmeyen
birilerinin ‘tuzak kurduğu’ ifade ediliyor, dedik. Tuzak kuranlar havariler
midir, onların arasından ihanet edenler midir -ki ‘İsa, onlardan inkârı
sezmişti- ya da tümüyle onların dışında kalan, İsa’nın davasına inanmayanlar
mıdır?
Havariler, imanlarını ikrar ettiklerine göre tuzak
kuranlar, onlar değiller… Havariler ‘Er-Resul’e tabi olduklarını
‘Vettebağnar-resüle’ diyerek ortaya koymuşlardı. Arapça’da marife yani belirli
olan bu kelime, elçinin bilinen biri olduğunu ortaya koyuyor. Yani İsa...
‘Er-Resule’ tabi olduk’ diyorlar, yani İsa’ya… Allahu Teala, bu ahitleşmeye
şahit olduğunu ve onayladığını, onları destekleyeceğini; ‘Sana tabi olanları
(ettebauuneke) kıyamete kadar inkar edenlerin üstünde kılacağım’ müjdesiyle
haber veriyor. Her iki sözcük de ‘ittiba’ kökünden… Nasıl karşılıklı olduğunu
görebiliyor musunuz? Seçilen kelimeler bile aynı. Bu durumda tuzak kuranlar kim
olursa olsun İsa ve havarileri güvenmelidirler ki; ‘Allah tuzak kuranların en
hayırlısıdır.’
Ayetin devamında ise;
‘Rafiuke ileyye’ (seni kendime yükselteceğim) ifadesi
yer alıyor. Türkçede hem gerçek hem mecaz anlamıyla sıkça kullandığımız
‘yükseltmek’ sözcüğü (duvarı yükseltmek, notlarını yükseltmek, değerlerin
yükselmesi, memuriyette yükselme gibi) Arapça’da da farklı anlamlarda
kullanılabiliyor.
Şöyle ki:
“İbrahim´in, İsmail´le birlikte, Beytin ana
duvarlarını yükselterek şöyle yakardıkları zamanı da an: "Rabbimiz, bizden
gelen niyazları kabul buyur; sen, evet sen, Semî´sin, her şeyi çok iyi
duyarsın; Alîm´sin, her şeyi çok iyi bilirsin." (2:127)
“Sizi yeryüzünde öncekilere halefler yapan O´dur.
Verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminiz üzerine derecelerle
yükseltmiştir. Rabbin ceza verdiğinde çok süratli verir. Ama O, gerçekten çok
affedici, çok merhametlidir.” (6:165)
Görüldüğü gibi ilkinde maddi anlamda, boyca bir
yükseklikten söz edilirken ikinci ayette manevi bir yükseltmeden, üstün
kılınmadan söz edilmektedir. Kuran boyunca ‘refea’ ve türevleri hem gerçek hem
mecaz anlamlarıyla tam 29 kez geçmekte, Allah-ü Teala, sadece İsa peygamber
için yükseltmenin yönünü ‘ileyye’ (bana/kendime) olarak işaret etmektedir.
‘Müteveffike’ sözcüğüne ‘seni vefat ettirenim’ manası
verenler arkasından gelen ‘yükseltme’ işini de ‘ruhun yükselmesi, sadece
bedenin yükselmesi ya da her ikisinin yükselmesi’ olarak üç türlü
anlamışlardır. Yukarıda da belirttiğim gibi ben; ‘müteveffike’ sözcüğünün
‘yerine getirme/eksikleri tamamlama/ifa etme’ anlamına geldiğini düşünüyor ve
bu ayetin bir ölüm olayından hiç bahsetmediğini aksine İsa ve havarilerin
ahitleşmesine şahit olan Rabbimizin geleceğe yönelik bir vaad ve müjde olarak,
Kuran-ı Kerim’de bizlere önemli bir delil gösterdiğini düşünüyorum.
Delillere devam edersek;
“Ve mutahhiruke” (Ve seni arındıranım); hatırlayalım
ki Allahü Teala , İsa’nın annesi Meryem’i de temizlemişti.
“Melekler şöyle demişlerdi: «Ey Meryem, Şüphesiz Allah
seni seçti, seni temizledi ve seni alemlerin kadınlarının üstüne seçti” (3.42)
Kur’an boyunca 31 kez geçen bu kelime hem maddi hem
manevi temizlik anlamında kullanılmaktadır.
Şöyle ki;
(Maddi temizlik olarak)
“Ey iman sahipleri! Namaza duracağınız zaman
yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve
topuklara kadar ayaklarınızı meshedin/yahut yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice
temizlenin! Hasta yahut yolculuk halinde iseniz yahut biriniz tuvaletten
gelmişse yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla
teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. Allah size zorluk
çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak
istiyor ki, şükredebilesiniz.”(5:6)
(Uygundur anlamında)
“Lût´un kavmi koşarak onun yanına geldi. Bunlar daha
önce de kötülükler yapmışlardı. Lût dedi ki: "Ey toplumum! İşte şunlar
kızlarım. Onlar sizin için daha temiz. Allah´tan korkun da misafirlerim önünde
beni rezil etmeyin. İçinizde olgun bir adam yok mu?" (11:78)
(Kurtulmak anlamında)
“Sana adet halini de sorarlar. De ki: "O, insana
rahatsızlık veren bir haldir. Hayızlı oldukları sırada kadınlardan uzak durun
ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice
temizlendiklerinde, Allah´ın emrettiği yerden onlara gidin." Şu bir gerçek
ki Allah, çok tövbe edenleri sever, iyice temizlenenleri de sever.” (2:222)
(Toplumun felahı, her yönden arınması anlamında)
“Toplumunun cevabı sadece şunu söylemeleri oldu:
"Çıkarın şunları kentimizden. Çünkü onlar, temizlik tutkunu
insanlardır." (7:82)
Rabbimiz, İsa’yı arındıranın/temizleyenin kendisi
olduğunu söylemektedir. Ben bu temizleme işinin bütün bu anlamların hepsini
içkin olduğunu ve Allah’ın kendi elçisini kendi yöntemiyle temize çıkaracağını
düşünüyorum. Ayetin sonunda ‘ihtilaf ettiğiniz konularda aranızda ben hüküm
vereceğim’ derken de bu temizlemenin yönünü işaret ettiğini düşünüyorum.
Bizim burada dikkatimizi çekmesi gereken bir husus da
sözdizimidir. Vefat ettirme, yükseltme, arındırma, üstün kılma… şeklinde bir
sıralama size de ilginç geldi mi? Eğer bu ayet, İsa’nın göğe çekilmesini ya da
ölmesini anlatıyorsa ‘kafirlerden arındırma’ ve ‘üstün kılma’ işi daha önce
olmalı değil miydi? Sanki ayet kendi içinde iki ayrı dönemden söz ediyor
gibi... Yani vefat ettirme/ifa etme ve yükseltme bir tarafta, arındırma ve
üstün kılma diğer tarafta. Rabbimizin kelimelerinde bir değişiklik bulunmaz
fakat okuduğum birçok tefsir kitabında takdim-tehir diye bir şey uydurup
Allah’ın demediğini demeye kalkıştıklarını esefle gördüm. Ayet her ne kadar bu
sıralamayla gelse de tam tersi anlaşılmalıymış! Allah’ın sözlerini
değiştirmekten yine O’na sığınırım.
Devam edelim;
“Sana tabi olanları kıyamete kadar kafirlere üstün
kılacağım!”(3:55)
Bu ayetin –bence- en çarpıcı yeri burası!
‘Sizi/hepinizi…’
‘Senin davana uyanları…’
‘Elçilerime uyanları…’
‘İncil’i ve Tevrat’ı tasdik eden, kendisine Kitap ve
hikmet verdiğim elçime (Muhammed’e) tabi olanları…’
Değil!
‘SANA UYANLARI KIYAMETE KADAR ÜSTÜN KILACAĞIM!’ diyor.
Niçin ‘kıyamete kadar’ denmiş acaba? Havariler de
gelip geçmiş bir topluluk değil miydi? Her dönem ve her çağda havari ruhu
aramızda dolaşıyor olmalı… Böyle düşünmek çok hoş ama yetersiz… Kuşku yok ki
Rabbimiz; ‘Sana tabi olanları...’ derken, İsa’nın bir ölümlü olduğunu
biliyordu. Kuran’da yer alan bu ifadenin İsa’nın ölümünden 600 sene sonra
Muhammed’e inen Kitap’ta yer alacağını da… O halde, niçin, bütün peygamberlerin
aynı tevhid hakikatını getirdiklerinin altını çizerek ve tabir caizse bayrağı
şimdi Muhammed ümmetinin devraldığını ortaya koyarak, ‘Muhammed’e
inananları...’ dememiştir? Yani Muhammed’e inanan İsa’ya da Musa’ya da inanmış olurdu
zaten.
Havarilerin ahitlerini 3 madde ile ortaya koyduklarını
tekrar hatırlayalım;
-Teslim olduk
-Rabbimizin indirdiğine iman ettik
-Bu elçiye tabi olduk.
Akabinde Allahü Teala, İsa’ya hitaben; ‘Sana
uyanları kıyamete kadar kafirlerin üstünde tutacağım’ buyuruyor. Yani
havarilerin söylediği 3. konu öne çıkarılıyor. Tabi olmanın eyleme dönük yönü
böylelikle açığa çıkmış oluyor. Kafirlerle bir mücadele içine girileceği ama
üstün olunacağı da...
İsa’ya uyanlar üstün olamadılar bugüne kadar, bir avuç
havariydi hepi topu… Halihazırda İsa’ya tabi olduklarını söyleyenler de apaçık
şirk içindeler, onların üstünlüğünden söz edilemez bile… Demek ki bu tabi olma
işi bir dönemle sınırlı değil. Çok ilginç! Demek ki İsa’ya tabi olanların üstün
kılınacağı zaman henüz gelmedi!
İman esasları içinde; Allah’a ve ahiret gününe inanmak
ve erdemli bir hayat sürmek vardır.(2:62) İsa’ya inanmak yoktur. Fakat
Rabbimiz; “Ehl-i kitaptan herkes, ölümünden önce ona(İsa’ya) iman edecek”(4:159)
demektedir. Allah’ın kelimelerini değiştirenler, ‘ölümünden’ ifadesi tekil
olduğu halde ‘ölümlerinden’ olarak çevirmişler ve kastedilenin İsa’nın ölümü
değil, Ehl-i kitabın ölümü olduğunu söylemişlerdir. Oysa bugüne kadar nice Ehl-i kitaptan olanlar İsa’ya iman etmeden öldüler. Üstelik Ehl-i kitap tabiri,
Taner Demirci Lopez’in tespit ettiği gibi Muhammed peygamberin gelişiyle
birlikte kullanılan bir tabirdir. Dolayısıyla geleceğe dönük mucizevi bir
haberin muhatapları olarak, kıyamete kadar kafirlere üstün kılınmak için İSA’YA
TABİ OLMAK gerektiğini kesin bir dille söylemeliyiz. Çünkü Rabbimiz, İsa’nın
kendisini değil, ona tabi olanları üstün kılacağını vaad etmektedir. Allah
vaadinden dönmez.
O hâlde İsa nerededir, havariler kimdir? Daha da ötesi
havarilik ne demektir?
Anlayışınıza bırakıyorum.
("Allah'ın Yardımcıları Olun", 2017, Cinius Yayınları, s.16)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder