16 Kasım 2017 Perşembe

3:55


Kovulmuş şeytandan ALLAH’a sığınarak…

إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ
كَفَرُواْ وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ ﴿٥٥﴾

“Hani Allah şöyle demişti; 'Ey İsa, ben seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni arındıracağım, sana uyanları da kıyamet gününe kadar kâfirlere üstün kılacağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz ve ben anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim.” (3:55)

Benim sözlerimden önce yukarıdaki ayeti okuyun istedim.

Son birkaç aydır, internet ortamında Taner Demirci Lopez’in İsa Mesih’in ikinci gelişi üzerine videolarını izliyor, yazılarını okuyorum.

A’li İmran Suresinin 55. ayeti de bu meselinin merkezinde duruyor. Bugüne kadar açıkçası çok da gündemimde olmayan bu konu, rahmetli anneannemin; ‘Kıyamete yakın, İsa peygamber Şam’daki beyaz minareye inecek’ yolundaki sözleriyle kulak aşinalığı oluşturuyor, çok da dikkatimi çekmiyordu. Yirmili yaşlarımda Kur’an yoluyla, İsa peygamberin Allah tarafından ‘vefat ettirildiğine’ ve bir daha dönmeyeceğine kesinkes iman etmiştim ve bu konu benim için kapanmıştı.
Ne oldu da tekrar açıldı derseniz. Sebebi bilhassa şudur:


Her aklı başında insan duyduğuyla kalmamalı. Öğrenmek, anlamak için çaba sarfetmeli. (3:79) Öncelikle kendim için, anladığımı sandığım ayeti masaya yatırmalıyım o hâlde, dedim ben de…

3:55 ayeti, çeviriden de açıkça anlaşıldığı gibi ‘-dığında’ anlamına gelen ‘iz’ edatıyla başlıyor. Bunu, ‘hani’ tabiriyle çevirmeyi tercih ediyorlar… Bu başlangıç, ayetin öncesinde bahsi geçen bir konu olduğunu ve bu konuyla zaman/mekân olarak koşutluk oluşturduğunu ifade ediyor.

Öncesinde ne olmuştu peki?
وَمَكَرُواْ وَمَكَرَاللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ ﴿٥٤﴾

“Tuzak kurdular ve Allah da tuzak kurdu, Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (3.54)

Sanırım biraz daha geriye gitmeliyiz. Kim, niye tuzak kurdu?

A’li İmran 42’den başlayıp 55’e kadar okuduğumuzda hem İsa’nın doğumuna dair ayrıntıları hem getirdiği mesajı ve bu mesajı kimlere ve nasıl ilettiğini, nasıl karşılık bulduğunu öğrenebiliriz. Buraya almıyorum şimdilik… Hangi peygamber gelmiş de halkının ileri gelenleri onu desteklemiş, davetine hemen karşılık bulmuş da, İsa da bulsun…

“Tuzak kurdular ve Allah da tuzak kurdu, Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”(3:54)

3:55 ayeti bu ifadeden hemen sonra ‘Allah dediğinde…’ diye başlıyorsa, demek ki ‘tuzak kuranların en hayırlısı’ olan Allah’ın hikmetli bir dokunuşuna hep birlikte şahit olacağız demektir.

Ayette söylenenleri maddeleyecek olursak;
a. Allahü Teala, İsa’yı vefat ettiren olduğunu (vefat ettireceğini)
b. Kendine yükselten olduğunu (yükselteceğini)
c. Arındıran olduğunu (arındıracağını)
d. İsa’ya tabi olanları kıyamete dek inkârcılara üstün kılan olduğunu (kılacağını)
e. Sonra dönüşümüzün kendisine olacağını
f. Ve ihtilaf ettiğimiz her konuda hüküm vereceğini, öğreniyoruz.

Gelecek zamanda çekimlenmiş gibi duran bu yargılarda, aslında Arapça’da ism-i fail dediğimiz bir sıfat türü, yüklem olarak kullanılmış. Türkçede kısaca sıfat-fiil dediğimiz bir yapı: Yap-an, gönder-en, kıl-an şeklinde… Bu kullanım ayetin sonuna kadar sürmüyor: ‘Vefat ettirenim, yükseltenim, arındıranım, üstün kılanım’ dedikten sonra ‘aranızda hüküm verenim’ denmiyor, çekimli bir fiil kullanılarak ‘hüküm veriyorum/vereceğim’ deniyor. Ben buradan ilk plânda şunu anlıyorum; hangi eylem olursa olsun, kim tarafından yapılırsa yapılsın, gerçekte hepsinin faili Allah’tır. O’nun dilemesi ve fırsat vermesi ile olur, ne oluyorsa…

Ne olmuştur ya da olacaktır ki Allah-u Teala, peşpeşe ‘Ben’ demektedir?

İlk yargıdan başlayarak incelediğimde ilginç bir durumla karşılaştım. Benim için kapanmış olan konu meğer sonuna kadar açıkmış. Ayette geçen ‘müteveffike’ sözcüğü ‘seni vefat ettirenim/ettireceğim’ olarak çevriliyor. Bu kelimenin Kuran’da geçen kullanımlarına baktığımda bazen tek başına, bazen ‘mevt’ (ölüm) kelimesiyle birlikte hatta tamlama oluşturarak kullanıldığını ve her zaman da ‘ölüm’ mânâsına gelmediğini gördüm! Tıpkı burada olduğu gibi bu kelimenin mevt sözcüğünden bağımsız olarak tek başına kullanıldığı yerlerden bazısı şöyleydi:

“Ve geceleyin sizi vefat ettiren (uykuya sokan), gündüzleri ne kazandığınızı bilen, sonra "ecel-i müsemmanın" (belirlenmiş zamanın, ömrün) tamamlanması için gündüzün içinde sizi tekrar dirilten O’dur. Sizin dönüşünüz sonra O’nadır. Sonra, yapmış olduklarınızı size haber verecek.”(Enam:60)

Burada geçen ‘yeteveffakum’ (sizi vefat ettirir) tabiri, hiç şüphe yok ki ‘sizi uyutur’ anlamındadır.

Bir diğer ayet:
“Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, işte böyle, size onunla vasiyet etti.”(Enam:152)

Bu ayette iki kez geçen ‘evfuu’ kelimesi ‘yerine getirin/ifa edin’ anlamına gelmektedir. Bu kelime de vefat kelimesi ile aynı kökten olup hatta Türkçede ‘ahde vefa’ olarak kalıplaşmış olan; ‘sözünde durmak, karşılıklı ahitleşmeyi yerine getirmek’ anlamına gelen bir sözcüktür.

Şu durumda 3:55’te geçen ‘müteveffike’ ifadesini tam da ‘Allah’ın tuzakları boşa çıkartan ve tuzak kuranların en hayırlısı’ olduğunu söyledikten hemen sonra elçisini ‘öldürenin kendisi olduğunu/öldüreceğini’ söylemesi olarak nasıl algılayabiliriz, bir düşünelim. Bu ayet, İsa peygamberle ilgili değil de Muhammed peygamberle ilgili gelmiş olsaydı…

Muhammed peygamber Mekke’de davetin ilk yıllarındadır, Bilal-i Habeşî çölün ortasında göğsünde koca bir kaya parçası inim inim inlemektedir, Sümeyye ve Ammar şehit edilmişlerdir, ambargo başlamıştır, bir avuç Müslüman açlık ve yoksulluk içinde perişan olmuşlardır ve Allah der ki ‘Ben tuzak kuranların en hayırlısıyım ve seni öldüreceğim.’ Ardından Muhammed peygamber ölür. Sonra ne olur?

Tarih böyle ilerleseydi, ardından yeni bir peygamber gelirdi. Davasını anlatamayan, kavimleri tarafından öldürülen peygamberlere Muhammed peygamber de eklenmiş olurdu. Bizler de Allah’ın kuracağı tuzağın başka bir zamana ertelendiğine ve başka bir elçi eliyle gerçekleşeceğine inanırdık. Tabii biz, biz olur muyduk böyle bir durumda bilmiyorum. Aynı şekilde Allah-u Teala söz konusu ayette tuzak meselesinden hemen sonra, ona binaen, İsa peygambere ‘müteveffike’ dediği için bu ifadenin ölümden başka bir şeyi anlattığını, mesela ‘yerine getirme, eksikleri tamamlama’ gibi bir anlam içerdiğini düşünmemek olmaz gibime geliyor.

Tuzak meselesinden hemen önce de İsa ve havarilerinin ‘ahitleşmesine’ şahit oluyoruz. Onlar bu ahitleşmeye, Allah’ı da şahit tutuyorlar. İşte tam da bu ahitleşmeden, havarilerin teslimiyetlerini dil ile ikrar etmeleri ve şahitlerle beraber yazılma taleplerinden sonra tuzak meselesi gündeme geliyor ve Allahu Teala ‘müteveffike’ diyor. Ben ister istemez bu kelimeyi ‘yerine getirecek, ifa edecek, seni tamamlayacak olan benim’ şeklinde anlıyorum.

İsa ve havarilerin konuşmasına bir göz atarsak;
“Fakat İsa, onlardan inkârı sezince; ‘Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?’ dedi. Havariler: ‘Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik ve bizim teslim olduğumuza şahit ol. Rabbimiz, Senin indirdiğin şeye inandık ve Resûl’e tâbî olduk, artık bizi şahitlerle beraber yaz.’ (3:52-53) diyorlar.

Bu ahitleşmeden sonra kim olduğu açıkça söylenmeyen birilerinin ‘tuzak kurduğu’ ifade ediliyor, dedik. Tuzak kuranlar havariler midir, onların arasından ihanet edenler midir -ki ‘İsa, onlardan inkârı sezmişti- ya da tümüyle onların dışında kalan, İsa’nın davasına inanmayanlar mıdır?

Havariler, imanlarını ikrar ettiklerine göre tuzak kuranlar, onlar değiller… Havariler ‘Er-Resul’e tabi olduklarını ‘Vettebağnar-resüle’ diyerek ortaya koymuşlardı. Arapça’da marife yani belirli olan bu kelime, elçinin bilinen biri olduğunu ortaya koyuyor. Yani İsa... ‘Er-Resule’ tabi olduk’ diyorlar, yani İsa’ya… Allahu Teala, bu ahitleşmeye şahit olduğunu ve onayladığını, onları destekleyeceğini; ‘Sana tabi olanları (ettebauuneke) kıyamete kadar inkar edenlerin üstünde kılacağım’ müjdesiyle haber veriyor. Her iki sözcük de ‘ittiba’ kökünden… Nasıl karşılıklı olduğunu görebiliyor musunuz? Seçilen kelimeler bile aynı. Bu durumda tuzak kuranlar kim olursa olsun İsa ve havarileri güvenmelidirler ki; ‘Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.’

Ayetin devamında ise;
‘Rafiuke ileyye’ (seni kendime yükselteceğim) ifadesi yer alıyor. Türkçede hem gerçek hem mecaz anlamıyla sıkça kullandığımız ‘yükseltmek’ sözcüğü (duvarı yükseltmek, notlarını yükseltmek, değerlerin yükselmesi, memuriyette yükselme gibi) Arapça’da da farklı anlamlarda kullanılabiliyor. 
Şöyle ki:
“İbrahim´in, İsmail´le birlikte, Beytin ana duvarlarını yükselterek şöyle yakardıkları zamanı da an: "Rabbimiz, bizden gelen niyazları kabul buyur; sen, evet sen, Semî´sin, her şeyi çok iyi duyarsın; Alîm´sin, her şeyi çok iyi bilirsin." (2:127)

“Sizi yeryüzünde öncekilere halefler yapan O´dur. Verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminiz üzerine derecelerle yükseltmiştir. Rabbin ceza verdiğinde çok süratli verir. Ama O, gerçekten çok affedici, çok merhametlidir.” (6:165)

Görüldüğü gibi ilkinde maddi anlamda, boyca bir yükseklikten söz edilirken ikinci ayette manevi bir yükseltmeden, üstün kılınmadan söz edilmektedir. Kuran boyunca ‘refea’ ve türevleri hem gerçek hem mecaz anlamlarıyla tam 29 kez geçmekte, Allah-ü Teala, sadece İsa peygamber için yükseltmenin yönünü ‘ileyye’ (bana/kendime) olarak işaret etmektedir.

‘Müteveffike’ sözcüğüne ‘seni vefat ettirenim’ manası verenler arkasından gelen ‘yükseltme’ işini de ‘ruhun yükselmesi, sadece bedenin yükselmesi ya da her ikisinin yükselmesi’ olarak üç türlü anlamışlardır. Yukarıda da belirttiğim gibi ben; ‘müteveffike’ sözcüğünün ‘yerine getirme/eksikleri tamamlama/ifa etme’ anlamına geldiğini düşünüyor ve bu ayetin bir ölüm olayından hiç bahsetmediğini aksine İsa ve havarilerin ahitleşmesine şahit olan Rabbimizin geleceğe yönelik bir vaad ve müjde olarak, Kuran-ı Kerim’de bizlere önemli bir delil gösterdiğini düşünüyorum.

Delillere devam edersek;
“Ve mutahhiruke” (Ve seni arındıranım); hatırlayalım ki Allahü Teala , İsa’nın annesi Meryem’i de temizlemişti.

“Melekler şöyle demişlerdi: «Ey Meryem, Şüphesiz Allah seni seçti, seni temizledi ve seni alemlerin kadınlarının üstüne seçti” (3.42)

Kur’an boyunca 31 kez geçen bu kelime hem maddi hem manevi temizlik anlamında kullanılmaktadır. 

Şöyle ki;
(Maddi temizlik olarak)
“Ey iman sahipleri! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin/yahut yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin! Hasta yahut yolculuk halinde iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. Allah size zorluk çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz.”(5:6)

(Uygundur anlamında)
“Lût´un kavmi koşarak onun yanına geldi. Bunlar daha önce de kötülükler yapmışlardı. Lût dedi ki: "Ey toplumum! İşte şunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temiz. Allah´tan korkun da misafirlerim önünde beni rezil etmeyin. İçinizde olgun bir adam yok mu?" (11:78)

(Kurtulmak anlamında)
“Sana adet halini de sorarlar. De ki: "O, insana rahatsızlık veren bir haldir. Hayızlı oldukları sırada kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde, Allah´ın emrettiği yerden onlara gidin." Şu bir gerçek ki Allah, çok tövbe edenleri sever, iyice temizlenenleri de sever.” (2:222)

(Toplumun felahı, her yönden arınması anlamında)
“Toplumunun cevabı sadece şunu söylemeleri oldu: "Çıkarın şunları kentimizden. Çünkü onlar, temizlik tutkunu insanlardır." (7:82)

Rabbimiz, İsa’yı arındıranın/temizleyenin kendisi olduğunu söylemektedir. Ben bu temizleme işinin bütün bu anlamların hepsini içkin olduğunu ve Allah’ın kendi elçisini kendi yöntemiyle temize çıkaracağını düşünüyorum. Ayetin sonunda ‘ihtilaf ettiğiniz konularda aranızda ben hüküm vereceğim’ derken de bu temizlemenin yönünü işaret ettiğini düşünüyorum.

Bizim burada dikkatimizi çekmesi gereken bir husus da sözdizimidir. Vefat ettirme, yükseltme, arındırma, üstün kılma… şeklinde bir sıralama size de ilginç geldi mi? Eğer bu ayet, İsa’nın göğe çekilmesini ya da ölmesini anlatıyorsa ‘kafirlerden arındırma’ ve ‘üstün kılma’ işi daha önce olmalı değil miydi? Sanki ayet kendi içinde iki ayrı dönemden söz ediyor gibi... Yani vefat ettirme/ifa etme ve yükseltme bir tarafta, arındırma ve üstün kılma diğer tarafta. Rabbimizin kelimelerinde bir değişiklik bulunmaz fakat okuduğum birçok tefsir kitabında takdim-tehir diye bir şey uydurup Allah’ın demediğini demeye kalkıştıklarını esefle gördüm. Ayet her ne kadar bu sıralamayla gelse de tam tersi anlaşılmalıymış! Allah’ın sözlerini değiştirmekten yine O’na sığınırım.

Devam edelim;
“Sana tabi olanları kıyamete kadar kafirlere üstün kılacağım!”(3:55)
Bu ayetin –bence- en çarpıcı yeri burası!

‘Sizi/hepinizi…’
‘Senin davana uyanları…’
‘Elçilerime uyanları…’
‘İncil’i ve Tevrat’ı tasdik eden, kendisine Kitap ve hikmet verdiğim elçime (Muhammed’e) tabi olanları…’
Değil!

‘SANA UYANLARI KIYAMETE KADAR ÜSTÜN KILACAĞIM!’ diyor.

Niçin ‘kıyamete kadar’ denmiş acaba? Havariler de gelip geçmiş bir topluluk değil miydi? Her dönem ve her çağda havari ruhu aramızda dolaşıyor olmalı… Böyle düşünmek çok hoş ama yetersiz… Kuşku yok ki Rabbimiz; ‘Sana tabi olanları...’ derken, İsa’nın bir ölümlü olduğunu biliyordu. Kuran’da yer alan bu ifadenin İsa’nın ölümünden 600 sene sonra Muhammed’e inen Kitap’ta yer alacağını da… O halde, niçin, bütün peygamberlerin aynı tevhid hakikatını getirdiklerinin altını çizerek ve tabir caizse bayrağı şimdi Muhammed ümmetinin devraldığını ortaya koyarak, ‘Muhammed’e inananları...’ dememiştir? Yani Muhammed’e inanan İsa’ya da Musa’ya da inanmış olurdu zaten.

Havarilerin ahitlerini 3 madde ile ortaya koyduklarını tekrar hatırlayalım;
-Teslim olduk
-Rabbimizin indirdiğine iman ettik
-Bu elçiye tabi olduk.

Akabinde Allahü Teala, İsa’ya hitaben; ‘Sana uyanları kıyamete kadar kafirlerin üstünde tutacağım’ buyuruyor. Yani havarilerin söylediği 3. konu öne çıkarılıyor. Tabi olmanın eyleme dönük yönü böylelikle açığa çıkmış oluyor. Kafirlerle bir mücadele içine girileceği ama üstün olunacağı da...

İsa’ya uyanlar üstün olamadılar bugüne kadar, bir avuç havariydi hepi topu… Halihazırda İsa’ya tabi olduklarını söyleyenler de apaçık şirk içindeler, onların üstünlüğünden söz edilemez bile… Demek ki bu tabi olma işi bir dönemle sınırlı değil. Çok ilginç! Demek ki İsa’ya tabi olanların üstün kılınacağı zaman henüz gelmedi!

İman esasları içinde; Allah’a ve ahiret gününe inanmak ve erdemli bir hayat sürmek vardır.(2:62) İsa’ya inanmak yoktur. Fakat Rabbimiz; “Ehl-i kitaptan herkes, ölümünden önce ona(İsa’ya) iman edecek”(4:159) demektedir. Allah’ın kelimelerini değiştirenler, ‘ölümünden’ ifadesi tekil olduğu halde ‘ölümlerinden’ olarak çevirmişler ve kastedilenin İsa’nın ölümü değil, Ehl-i kitabın ölümü olduğunu söylemişlerdir. Oysa bugüne kadar nice Ehl-i kitaptan olanlar İsa’ya iman etmeden öldüler. Üstelik Ehl-i kitap tabiri, Taner Demirci Lopez’in tespit ettiği gibi Muhammed peygamberin gelişiyle birlikte kullanılan bir tabirdir. Dolayısıyla geleceğe dönük mucizevi bir haberin muhatapları olarak, kıyamete kadar kafirlere üstün kılınmak için İSA’YA TABİ OLMAK gerektiğini kesin bir dille söylemeliyiz. Çünkü Rabbimiz, İsa’nın kendisini değil, ona tabi olanları üstün kılacağını vaad etmektedir. Allah vaadinden dönmez.

O hâlde İsa nerededir, havariler kimdir? Daha da ötesi havarilik ne demektir?

Anlayışınıza bırakıyorum.

                         ("Allah'ın Yardımcıları Olun", 2017, Cinius Yayınları, s.16)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder