Ayet ve Âayat ne demektir?
“Ayet” kelimesini Kur'an'ın cümleleri, cümlecikleri, söz öbekleri, bazen tek bir kelimesi hatta bir ya da birkaç
harfi olarak anlama eğilimindeyiz. Oysa
Kur’an boyunca bu kelimenin tekil ve çoğul kullanımı farklılık arz ediyor.
Tekil olarak kullanıldığı 84 yerde ‘işaret, delil, mucize’
anlamına gelen “Ayet” sözcüğü, çoğul olarak kullanıldığı yerlerde bu anlamına
ek olarak ‘Kur’an cümleleri/söz öbekleri/kelime ve harfleri’ anlamına da
geliyor. Yani Kur’an ayetlerinden söz edildiği yerlerde çoğul formu olan “Âayat”
sözcüğü kullanılıyor. Çünkü Kur'an'ın numaralandırılmış birimleri tek başına
bir işaret/delil özelliği göstermiyor. Bir delil olabilmesi için yine Kur'an'ın
ifadesiyle bu birimlerin ‘bir sure’ olması gerekiyor:
“Yoksa onu uydurdu mu
diyorlar? De ki: Doğru sözlüler iseniz onun benzeri bir sure getirin,
Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.” (10:38)
Kur'an'ın bu hodri meydanı bize Kur’an ayetlerinin bir
tartışmada delil olabilmesi için en az ‘üç ayet’ olması gerektiğini de öğretmiş
oluyor. En kısa surelerin (Asr, Nasr, Kevser) üçer ayet olduğu hatırlanırsa
demek ki Kur’an ayetlerinin bir işaret/delil kabul edilmesi için en az üç
ayetten meydana gelmiş ‘bir sure’ olması gerekiyor.
Günlük konuşma dilinde de kullanılabilen, edebî metinlerde karşımıza çıkabilen bazı
cümle ve söz öbekleri şu durumda bir sure olmadıkları için tek başlarına bir
işaret/delil özelliği de göstermiyorlar.
Örneğin, Nuh peygamberin oğluna yaptığı çağrı, bizlerin ergen
oğullarımıza yolculuğa çıkarken söyleyebileceğimiz türden bir sözden farklı
değildir:
“Ey oğulcuğum! Sen de bizimle bin...”(11:42)
Ya da bir yaşam sorgulaması olan şu söz; trafikte bir
kişinin/görevlinin bir başka kişiye ya da gruba yönünü ve amacını sorma
kabilinden bir soru olabilmektedir:
“Nereye gidiyorsunuz?” (81:26)
Bu ve benzeri sözler birer Kur’an ayeti olmakla beraber tek
başlarına bir ‘işaret/delil’ özelliği
göstermiyorlar. Aynı şekilde
besmele ve sure başlarındaki mukatta harfleri de, tek bir birim olduğu için
kendi başına bir mucize değildir; ancak Kur'an'ın bütününü saran matematiksel örgü
içinde mucizelik özelliği kazanır.
Kendisi ayet olanlar…
Allah'ın elçilerine bir takım deliller indirdiğini Kur’an
boyunca okuyoruz. Bunun yanı sıra
bizatihi kendisi, kendi varlığı ayet kılınan elçiler ya da şahıslar da var.
Bunlar kim?
1. İsa: “İşte böyle, dedi. Rabbin, dedi ki: Bu benim
için kolaydır. O'nu insanlara bir ayet ve bizden bir rahmet kılmak için…
Ve iş de olup bitmişti.” (19:21)
2. Meryem:
“Biz, Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet
kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akarsuyu olan bir tepede
yerleştirdik.” (23:50)
3. Bir adam:
“Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya
uğrayan kimse gibisini görmedin mi? “Allah burasını ölümünden sonra nasıl
diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı sonra diriltti.
“Ne kadar kaldın” dedi. O “Bir gün veya bir günden az kaldım” dedi. “Hayır, yüz
yıl kaldın. Böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış, bir de eşeğine
bak. Seni insanlara ayet kılmamız içindir. Kemiklere bak, nasıl bir
araya getiriyoruz sonra da onlara et giydiriyoruz?” dedi. Kendisine bunlar
apaçık belli olduktan sonra, “Şimdi iyice biliyorum ki Allah her şeye kadirdir”
dedi.” (2:259)
Tüm bu ayetlerde altı çizili
‘ayet’ lafzı, tekil olarak gelmiştir ve ‘işaret, delil’ anlamında kullanılmıştır. Bir elçiye ya da bir şahsa delil olması için
verilen bir ayet yerine elçinin ya da şahsın bizzat kendisinin ayet kılınması
ilginçtir. İlkinde İsa peygamberin doğumu, ikincisinde annesiyle beraber yerleştirilmeleri,
üçüncüsünde bir şahsın ölümü ve diriltilmesi bir işaret /delil olarak
anlatılmıştır. Hepsinin sonunda da Allah'ın Kadir(Güç yetiren, ölçüye tartıya
göre yaratan, muktedir) sıfatına vurgu yapılmıştır.
Nesh meselesi…
Bazı Kur’an ayetlerinin -tabii burada numaralandırılmış her
birimi kastediyoruz- birbirini neshettiği yönünde sapkın bir inanç var. Bu
inancın geçersizliği tam da nesh meselesinden bahsedilen ayetle ortaya
konmuştur. İlgili ayette ‘işaret/delil’ anlamına gelen herhangi bir durum,
nesne, olay, varlık vs. ‘giderilmiş veya unutturulmuşsa’ Allah'ın ‘onun
benzerini ya da daha iyisini’ getirmeye muktedir olduğundan bahsedilmektedir.
Şöyle ki:
“Biz, daha iyisini
veya benzerini getirmedikçe bir ayeti neshetmez(gidermez) ya da unutturmayız.
Bilmez misin ki Allah her şeye güç yetirendir.” (2;106)
Giderilen veya unutturulan delil Kur'an'ın cümleleri/söz
öbekleri/kelimeleri ya da harfleri değil geçmiş toplumlara gönderilmiş
delillerdir. Çünkü bura da ‘ayet’ kelimesi tekil olarak kullanılmıştır. Ve
zaten ‘giderilme veya unutturulma’ söz konusu olduğuna göre geçmişle alakalı
bir durum olduğu da açıktır. Anlaşılan odur ki zamana ve zemine göre özde aynı
olmakla birlikte şekil, içerik ve sunum itibariyle yeni insanlara yeni deliller
sunulmakta ve eski deliller ‘daha iyisi ya da benzeri’ getirilmedikçe
değiştirilmemektedir. Burada, aynı zamanda değiştirmemeye de vurgu vardır. Daha
iyisi ya da benzeri olmayacaksa Allah yeni bir delil göndermeyecektir. Eğer
değişim varsa mutlaka benzeri ya da daha iyisi ile olacaktır.
Ayet kılınan insanlar
da benzeri ya da daha iyisiyle değiştirilir mi?
Meryem oğlu ve annesi, yıkık kasabaya uğrayan adam birer ‘ayet’
ise ve bu ayetlerin üzerinden uzun zaman geçmiş, onların delili ‘giderilmiş ya
da unutturulmuşsa’, şu durumda Allah bu ayetlerin yani; Meryem oğlu, annesi ve
o adamın ‘daha iyisini ya da benzerini’ getirebilir mi?
Cevap istediğimi sanmayın. Tabii ki…
2:106 Nasıl bitiyordu hatırlayalım: “ Bilmez misin ki Allah
her şeye güç yetirendir.”
Tıpkı yıkık kasabaya uğrayan adamın diriliş mucizesiyle
tanıştığında söylediği gibi: “Biliyorum ki gerçekten Allah, her şeye güç
yetirendir.” (2:259)
Ya Meryem’in şaşkınlığına cevap veren elçinin sözü nasıldı?
“Rabbin buyurdu ki; bu bana pek kolaydır.” (19:21)
Bence sorun yok…
Nasıl olacak o iş, insanlar ölümlerinin ardından nasıl geri
dönebilsinler, derseniz eğer, "Döndürülenler" başlıklı yazıma da göz atınız.
Esenlikle…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder